T.C.

AHİ EVRAN ÜNİVERSİTESİ FEN EDEBİYAT FAKÜLTESİ ANTROPOLOJİ BÖLÜMÜ

ÇİNGENE TOPLUMLARININ SOSYOKÜLTÜREL YAPISI VE TOPLUMSAL STATÜDE OYNADIĞI ROL

LİSANS TEZİ

AYHAN ÖZTÜRKOĞLU

KIRŞEHİR 2013
1

T.C. AHİ EVRAN ÜNİVERSİTESİ FEN EDEBİYAT FAKÜLTESİ ANTROPOLOJİ BÖLÜMÜ

ÇİNGENE TOPLUMLARININ SOSYOKÜLTÜREL YAPISI VE TOPLUMSAL STATÜDE OYNADIĞI ROL

LİSANS TEZİ

AYHAN ÖZTÜRKOĞLU

TEZ DANIŞMANI YRD. DOÇ. DR. ATILAY YAĞMUR OKUTANER

KIRŞEHİR 2013
2

ÖNSÖZ Anadolu coğrafyası, tarihin devamlılığı süreci boyunca Çingeneler ve Çingene kültürünün gelişimi ve yaşatılması bakımından önemli bir yer olagelmiştir. Bazı akademisyenlere göre, İstanbul’da günümüzde Sulukule Mahallesi olarak anılan bölge, Avrupa’nın ilk Roman yerleşim bölgelerinden biridir. Yüzyıllar öncesine dayanan varlıklarına karşın, Türkiye’de Romanlar henüz toplumun ayrılmaz bir parçası olarak kabul görmemekte ve temel haklarını diğer vatandaşlarla eşdeğer ölçüde kullanabilme yolunda ciddi engellerle karşılaşmaktadır. Son yıllarda temel insan haklarıyla beraber azınlık haklarının korunması, Avrupa Birliği sürecinde ön plana çıkmakla beraber Türkiye’de yaşamını idame ettiren başka bir e tnik unsur olan Çingenelerin hakları yavaş yavaş bu tartışmanın yapıtaşlarını oluşturmaya başlamıştır. Türkiye’de Çingeneleri etkileyen insan hakları sorunlarının yeteri derecede göz önünde bulundurulmamasına ve tartışmaya kapalı bir hal almasına ilişkin birtakım sebepler ön plana çıkabilir. Türkiye’de Çingeneler, toplumun geneli tarafından önyargı, ayrımcılık ve dışlanmaya maruz kaldıkları gibi, diğer azınlık gruplarından da benzeri tavırları görmektedir. İkinci olarak, en azından kısa bir zaman öncesine kadar pek çok Roman, hak mücadelesini devlete ihanet olarak algılayan milliyetçi baskılar sonucunda aktivizmden kaçınmış, özellikle de kendi haklarını gündeme getirmek için örgütlenme yolunu tutmayı çok daha sonraki aşamalara bırakmıştır. Çalışmamızın Çingene toplumunun yurttaşlık haklarının geliştirilmesi ve Roman derneklerinin Türkiye sivil toplum hareketinin bir bileşeni olarak yerini alması, bu konudaki toplumsal duyarlılığın ve hukuki mekanizmaların güçlendirilmesi, etnisitenin ortaya koyduğu negatif algıların kırılması ve farklı kültürlerin toplumsal kabullenme biçimi içinde sentezi yolunda bir adım olmasını umuyoruz. Çalışmamızı şekillendirirken muhtevayı Çingeneler haklarının savunuculuğu, sivil toplum değerlerinin vurgulanması, Roman hakları hareketinin gelişimi gibi alanlardaki tecrübeler, Türkiye’de yaşayan Çingene topluluklarının durumlarını sergilemek amacı ve karşılaştıkları hak ihlallerini dile getirmeyi amaçladık. Romanların haklar ve fırsatlara eşit olarak erişebilmesini engelleyen hukuki çerçeve, koşullar ve uygulamaların genel bir özeti temel konularından biri olarak çalışıla gelmekle beraber Çingeneleri ; tarihleri, toplumsal özellikleri ve kendilerine özgü sorunlarıyla, eşit vatandaşlar olarak tasvir etmeyi arzuluyor uz. Tez çalışmamız boyunca, değerli yardımlarını bizlerden esirgemeyen ve yönlendirme,tavsiye ve yardımlarıyla yanımızda olan değerli hocam Yrd. Doç. Dr. Atılay Yağmur Okutaner’e ve çalışmam sırasında bana destek veren diğer arkadaşlarıma teşekkür ederim.

Anahtar Kelimeler: Çingene,projmas,roman soykırımı,Kıpti,naziler,Türkiye rom,cigani 3

Çingeneleri,

İÇİNDEKİLER Önsöz……………………………………………………………………………..………........3 1.GİRİŞ 1.1 Çingene Sözcüğü…………………………….…………………………………..………..6 1.2 Türkiyede Çingenelere Verilen İsimler…………………………………..………..…….7 1.3 Çingenelerin Kökeni……………………..………………………………………..……...9 2.ÇİNGENELERİN SOSYOKÜLTÜREL YAPISI VE TOPLUMSAL STATÜDE OYNADIĞI ROL 2.1 Kendilerini Nasıl Tanımlarlar……………………………………………...…………..15 2.2 Çingenelerin Göç Yolları Göç Yollarının Kökenleriyle İlişkisi……………………...16 2.3 Çingenelerin Toplumsal Algıda Konumlanışı,Toplumsal Statünün Kimliklendirme Gücü………………………………………………………………………………...………..18 2.4 Çingenelerin Hukukla ve Devletle Süregelen Mücadelesi………………………...…..24 2.5 Çingenelerin Meslekleri Zanaat ve Uğraşıları………….……………………………..26 2.6 Antropolojik Veriler Işığında Çingeneler.......…………………………………………28 3. ÇİNGENE KATLİAMI (PROJMAS) 3.1 Tarihsel Gerçeklik İçinde Unutulmuş Bir Soykırım:Çingene Katliamı (Projmas)....30 3.2 Soykırımın Kronolojisi………………………………………………………………….38 3.3 Avrupada Çingene Karşıtlığı………………………………………………..……….…43 4.SONUÇ…………………………………………………………………………………..…44 KAYNAKÇA………………………………………...…….…………………………….…..45

4

TABLOLAR DİZİNİ Tablo: 1 Farklı Dillerdeki Bazı Sözcükler ve Bunların Değişik Romani Lehçelerindeki Yazılışları………………………………………………………………………......………….7

ŞEKİLLER DİZİNİ Şekil 1: Çingenelerin göç yolları………………...……………………………………..…….9 Şekil: 2 Çingenelerin Ganj'dan Thames'e Uzanan "Büyük Yürüyüş"leri …..………….17 Şekil 3: Kolukırık’ın Çağrısım Burcu: “Çingene” kelimesinin Türk toplumunda oluşturduğu imge……………...………………………………………...……………….….17

RESİMLER DİZİNİ Resim 1: 1821’de Anton Iaroslav Puchmayer’in yayınladığı ilk gerçek Çingene dilbigisi…………………………………………………….……………………………...….10 Resim 2: Roman Soykırımı Anıtı Açılış Merasimi –Berlin…………………………..…...35 Resim 3:Roman Soykırımı Anıtı – Berlin…………………………………..….…………..35 Resim 4:Gatlif,Korkoro Filmi,2008…………………………………..…………………….40

5

1.GİRİŞ 1.1.Çingene Sözcüğü
Yüzyıllardır Çingeneler, gittikleri her yerde farklı isimlerle anılmışlardır. “Çingeneler” olarak bahsedeceğimiz topluluk için ne dünyada ne de ülkemizde üzerinde anlaşılmış ortak bir söylem vardır. Bu dünya vatandaşları, içine karıştıkları toplumun dil yapılarına uygun olarak değişik isimlerle adlandırılmaktadırlar. Dünyada en çok bilindikleri adlardan ‘Gypsy’ ile Egyptus (Mısır)’dan geldiklerine gönderme yapılırken; Fransızlar, Bohemya’dan geldikleri için ‘Bohemien’(Duygulu,2006;s.17) Hollandalılar ise Macaristan’dan geldikleri için ‘Ungern’ diye adlandırmışlardır.(Duygulu, 2006;s.46) Çingeneler, ana göç yollarından biri olan Anadolu topraklarından geçerken ba sta Van, Ağrı, Siirt, Mardin, İskenderun, Adana, Antalya, Denizli, Samsun, Eskişehir ve elbette tüm Trakya olmak üzere birçok yere kök salmışlardır. Bunun doğal sonucu olarak, yerleştikleri her yörede farklı isimlerle anılmışlardır. Büyük Türkçe Sözlükte genellikle argo konuşan, falcılık yapan, yaban otları satan, kimi kez de çalgıcılık yapan, seyrek görülen bir tip; Kötü kılıklı, esmer kadın tipi; Hindistan'dan çıktıkları söylenen, dünyanın çeşitli yerlerinde yaşayan bir topluluk, bu topluluktan olan kimse, Çingen, Kıptî (http://tdkterim.gov.tr/bts/) olarak tanımlanan Çingene sözcüğü, kimi sıfatlaşmış anlamlarına karşın öncelikle bir kimliği, toplumsal bir aidiyeti vurgular. Çingene sözcüğünün İngilizce karşılığı olan Gypsy sözcüğü, XVI. ve XVII. yüzyıllarda, Egipcian, Egypcian, Gipcian, Gypcian gibi farklı biçimlerde yazılan Egyptian sözcüğünden türemiş bir sözcüktür. Mısırlı anlamına gelen Egyptian sözcüğü, aslında çingenelerin kökenine dair yanlış varsayımlardan kaynaklanmaktadır (Hancock,2007: xxi). Çingeneleri Mısırlılarla ilişkilendirme eğilimi Osmanlı kaynaklarında da görülür. Osmanlı kaynaklarında Çingeneler için kullanılan Kıptî sözcüğü, Çingenelerin Mısır’da yaşayan bir kavim olan Koptlarla akraba oldukları varsayımına dayanır (Duygulu, 2006: 12). Çingene’lerle ortak geçmişe sahip olabileceği düşünülen Sigynnaeler, Orta ve Doğu Avrupa’da yaşamış, Tuna nehrini keşfetmiş bir topluluk olarak anılırlar. Eski Yunan tarihçi Heredot’a ait kayıtlarda da yer alan Sigynnae’lerin, bugünkü Çingene’lerle akraba olabilecekleri fikrini destekleyecek kanıtlar bulunsa da bu kanıtlar, iki halkın akraba olduklarına dair kesin bir yargıya varmak için yeterli değildir (Mezarcıoğlu, 2010: 16, 18). Yıldız (2007), çıġañy sözcüğünü, Çingene sözcüğünün eski Türkçedeki karşılığı olarak ele alır. Bu sözcük, Kül Tigin ve Bilge Kağan kitabelerinde yer alan “yok çıġañi budunuġ kop kubrattım. Çıġañi budunuġ bay kıldım” ifadelerinde geçmektedir. Yoksul/ fakir anlamına gelen bu sözcük, Macarcadaki cigán7 sözcüğüyle de benzerlik taşır (s. 61- 82). Çingene’lerle ilişkili olduğu düşünülen ve pek çok araştırmacı tarafından da kabul görmüş olan Atsingani sözcüğü ise ilk olarak Bizans’da 1100’lerde yazılmış olan, “Life of St George of Athos” adlı 6

kitapta geçer. İmparator Konstantinos IX Monomakhos döneminde, Samaria’dan Konstantinopolis’e geldikleri anlatılan Atsingani’lerden, başıboş dolaşan, büyücülük ve bilicilik yapan bir topluluk olarak söz edilmektedir (Marushiakova ve Popov, 2006: 15).

Tablo: 1 Farklı Dillerdeki Bazı Sözcükler ve Bunların Değişik Romani Lehçelerindeki Yazılışları

1.2Türkiye’de Çingenelere Verilen İsimler
Gypsy, Sinti, Zigeuner, Zingari, Tsigane, T igani, Gitane, Cingan, Çingâne, Manuş, Mırtıp, Poşa, Karaçi, Beyzade, Elekçi, Geynel, Cono, Gurbet, Abdal, Kıptî, Roman, Pırpırı, Karaoğlan, Todi ve Mango(Duygulu, 2006: 13)Gitane, Sinti, Calo gibi sözcükler, Dünya’da ve Türkiye’de Çingenelere verilmiş isimlerden yalnızca birkaçıdır. Türkiye’nin hemen her bölgesinde yasayan Çingeneleri tanımlamak için kullanılan kavramlar yörelere göre değişmektedir: Türkiye’de Çingeneler Posa (Erzurum, Artvin, Erzincan,Bayburt ve Sivas), Mutrib (Hakkari, Mardin, Siirt, Van’ın güney kısmı), Arabacı (Akdeniz basta olmak üzere Anadolu’nun pek çok yerinde), Elekçi (Orta Anadolu), Sepetçi (Akdeniz ve Ege bölgelerinde), Cono (Adana civarı), olarak alarak adlandırılmaktadırlar. Esmer vatandaş,tabiri genellikle resmi dilde kullanılmakla birlikte çeşitli yörelerde halk tarafından da kullanılmaktadır. Ayrıca ülkemizde Kıpti kelimesi de çok yaygın bir şekilde kullanılmaktadır (Özkan, 2000: 4; Oprisan, 2002). Kıpti, Mısırlı anlamına gelmektedir. Osmanlı döneminde çingane seklinde ifade edilen Çingeneler/Romanlar, Mısırlı oldukları düsüncesiyle, Kıpti adıyla anılmış (Çelik, 2004: 1) Bulgaristan’dan gelerek Kayseri, Osmaniye, Adana, Sakarya ve Çorum illerinde yerleşen Çingeneler için Haymantos tabiri kullanılmaktadır. Erzurum il sınırları içinde yaşayan bir grup Sıhbızınlı ismiyle anılırken, Yugoslavya, Yunanistan, Bulgaristan gibi Avrupa ülkelerinden gelerek Trakya yöresinde yoğunlukta bulunan Çingeneler için doğrudan Roman tabiri kullanılmaktadır (Özkan, 2000: 31) Posa olarak da tabir edilen Lomların kökenleri ise son derece belirsizdir (Marsh, 2008b: 22-23). Posalar özellikle yerleşik yasamı seçen Çingeneler/Romanlardır. Ancak 7

Posalar Çingene/Roman tanımlamasını kabul etmemektedir (Erkul, 1998: 24 -25). Kendilerini Orta Asya’dan ve Ermenistan gelen gruplar olarak tanımlamaktadırlar (Kolukırık, 2008: 150) Melih Duygulu “Çingenelerde Müzik” adlı eserinde aşağıdaki şekilde sınıflandırmıştır: Anadolu’da ve Ege sahillerinde Yaşayanlara: Cingân, Cingâne, Manus, Mıtrıp, Poşa, Karaçi, Beyzade, Elekçi, Gengel, Cono, Gurbet, Abdal, İstanbul ve Çevresinde Yaşayanlara: Kıptî, Roman, Pırpırı, Karağlan, Todi,Mongo gibi isimler aldıkları görülür. Anadolu’nun hemen her yerinde Çingene olmayanların Çingenelere “Çingen” (Cingân, Cüngân, Çingen, Çingan ve Esmer Vatandaş) tır. Güney Anadolu’da yaşayanlar kendilerine Mıtrıp dedikleri halde yerli halk Kalaycı veya Cingân demeyi tercih ederler. Doğu ve Kuzey Anadolu’da da benzer bir durum vardır. Yerli halkın “ Çingen” dediği topluluk üyeleri kendilerine “Po sa” olarak adlandırırlar. Türkiye’nin batı bölgesinde ya sayan Çingenelere “Roman” ismi verilmekt edir. Bu adlandırma Kocaeli Çingeneleri içinde geçerlidir. Bazı mahallelerde Çingene adı yerine Roman adı kullanılmaktadır. (Uçum,2008;s.26) Ali Rafet Özkan da Çingeneler adlı çalışmasında yörelere göre Çingene adlarını şöyle vermiştir: “Roman” Batı Anadolu ve Trakya, “Mutrib” Van ve Ardahan civarı, “Elekçi” Orta Anadolu, “Posa” Erzurum, Erzincan, Artvin, Bayburt ve Sivas, “Esmer VatandaşGöçer Arabacı” Anadolu’nun pek çok yerinde,

“Cono” Adana’daki Çingeneleri ifade etmek üzere kullanılır. Ayrıca Kıptî kelimesi de sıkça kullanılır. “Kıpti” Mısırlı manasına gelmektedir. Osmanlı döneminde “Çingene” seklinde ifade edilen Çingeneler, Mısırlı oldukları zannıyla, Kıptî adıyla anılmış ve bu tabir günümüze kadar gelmiştir. Ancak Ege ve Marmara bölgelerinde yoğun bir şekilde bulunan ve Akdeniz Bölgesi’nde yayılmış olan Çingeneler kendilerini “Roman” kelimesiyle ifade etmektedirler.

8

1.3 Çingenelerin Kökeni

Şekil 1: Çingenelerin göç yolları Çingenelerin kökeni, zaman içinde bilim adamlarının ve romantik gezginlerin ilgisini çekmiş ve merakını uyandırmıştır, ancak 18. yüzyılın sonuna kadar Avrupa’daki Çingenelerle ilgili önemli bir bilimsel araştırma yürütülmemiştir. Çingeneler, tarihi tespitlere göre; Miladi V. yüzyıldan itibaren göçebe olarak yaşayan bir topluluktur.(Uçum,2008;s.27) Uzun yolculuklarına nereden başladıklarına ilişkin tuhaf denilebilecek birkaç teori ve varsayım olmasına rağmen, bu göçebe insanların kökenine ilişkin en yaygın inanç, Hindistan’ın kuzey bölgelerinden yola çıkarak dünyaya yayılmış olduklarıdır.( Mayall, s. 55-83.) Buradaki çıkış noktası da tarihsel belgeler değil, dilbilim verilerdir. Bu durumda Çingenelerin kökenlerinden, göçlerini başlattıkları noktadan sağlıklı bir şekilde bahsetmek için Çingene dilinin özelliklerine ve arka planına bakmak yerinde olacaktır. Milliyetçilik fikrinin hızla geliştiği Avrupa’da, “ırkları” belirli bölgelere yerleştirme ve onları bu bölgelerle bağdaştırma ihtiyacı, ulus-devlet fikrinin yapı taşlarından biri olagelmiştir. Genel kanaat, “aşağı seviyede” olup olmadıklarına bakılmaksızın, bütün ırkların bir “anavatana” sahip olmaları, bunun sonucunda da kategorize edilerek bir yer konumlandırılmaları gerektiği yönündedir. ( Ernest Gellner ,1983; s.1-7) Avrupa’da erken dönem bilim adamlarının ortak saplantıları, Batılı olmayan diğer kültürleri, az “gelişmiş”, dolayısıyla daha aşağı saymalarıdır; bunun sonucu olarak da çalışmalarının öznesi ile kendi kültürlerinin yaşam alanları içinde aşina oldukları arasındaki kıyaslamalara dayanan, basite indirgenmiş, determinist çıkarımlar yapmak gibi alışkanlıklar edinmişlerdir. Bu ilk araştırmacılar, kendi bakış açılarına bağlı olarak Çingeneleri, ya “doğanın çocukları” gibi ifadelerle romantikleştiriyor ya da hırsızlık gibi uygunsuz işler yapan “kirli insanlar” olarak görüyorlardı. 19. ve 20. yüzyılın Çingene-bilimcilerine benzer şekilde, İngiliz etnolog John Crawfurd da, döneminin kültürelden ziyade, fiziksel farklılıklara odaklanan “ırksal antropolojik yöntemlerinden büyük ölçüde etkilenmiştir. Crawfurd, Hindistan’da yaşayanlarla Avrupa’daki Çingeneler arasındaki fiziksel özellikler ve dillerin karşılaştırılmasına dayanan tezinde, 9

Çingenelerin Hindistan’dan, hatta Hindistan’ın kuzeyinden bile gelmedikleri savını orta ya atmıştır. Crawfurd, Romanca (daha doğrusu tam anlamıyla, Romanës) olarak adlandırdığımız dille Sanskritçe arasındaki farklılığın üzerinde özellikle durmuştur. Crawfurd makalesinde, kökenleri tespit etmekle ilgilenen diğer birçok bilim adamı gibi, benzerliklerin neler olduğuna bakmak yerine, tezatların üzerinde durmayı seçmiştir. Çingenelerin, göç yolculuğuna Kuzey Hindistan’dan başladıkları ve göç etmeden önce yeterli dilsel ve kültürel benzerliklere sahip oldukları fikrine karşı çıkar ve buna karşılık olarak, ikna edici alternatif bir köken teorisi sunmaz.Oysa August Friedrich Pott, 1844-1845’te yayımladığı Die Zigeuner in Europa und Asien adlı eserinde Çingene dilinin kendine has özelliklerine ek olarak, yapı bakımından Sanskritçe’ye benzediğini iddia etmişti. Özkan’sa Çingenelerin göç durumlarının analizini yaparken bilgileri şu şekilde toplamaktadır: 1. Göç, kitle halinde olmamış, aksine farklı zamanlarda küçük gruplar seklinde olmuştur. 2. Göç olayında savaşlar, tehcir, takip ve tarımsal nedenler gibi dıs sebepler mevzu bahistir. 3. Küçük grupların göçü, ilk olarak M.S. V. ve VII. yüzyıllar arasında Hindistan ve İran arasında ilk göç hareketinin muhtevasından dolayı vuku bulmuştur ve daha sonraki ise Müslümanların İran ve Hindistan´ı fethettiği VII. ve X. yüzyıllar arası olmuştur. Göçün sonuncu halkası, X. ve XIII. yüzyıllarda Gazneli Mahmut ve onun halefleri döneminde olmuştur. 4. Avrupa´ya Çingenelerin göçü; İran, Ermenistan, Anadolu, Yunanistan ve Güney Slovak Bölgesi üzerinden gerçekleşmiş olması mümkündür. Çünkü bütün Avrupa Çingenelerinin lehçelerinde Ermenice, Türkçe, Yunanca ve Slovakça´dan alınmış kelimeler bulunmaktadır. 5. İran´dan göçün zamanı,İran´ın VII. yüzyılda Müslümanlar (Araplar) tarafından fethedilmesinden kısa bir müddet önce veya sonra vuku bulmuş olmalıdır. Çünkü Avrupa Çingenelerinin lehçelerinde Arapça kelimeler de mevcuttur.(Özkan,2000;s.18) Dilbilimciler Çingene dilini, Rom, Lom ve Dom olarak üç ana lehçeye ayırmaktadırlar. Bu üç lehçe, konuşuldukları coğrafyaların farklılığıyla doğru orantılı olarak, yıllar içerisinde değişimler göstermiş olmakla birlikte, temelde benzerlikler taşımaktadırlar. Bu üç lehçe üzerine yapılan araştırmalarda da Sanskritçe temellerine ulaşılmış ve bu sayede Çingenelerin, Hindistan orijinli oldukları varsayımı ortaya çıkmıştır. Çingenelerin,Hint kökenli olabileceklerini ilk kez H.M.G. Grelmann iddia etmiştir. Grelmann da Çingenelerin kökenini bulma konusunda dillerini takip etmenin gerektiğini ve bu dilin de Hindistan’ı işaret ettiğine dikkat çekmiştir.

10

Resim 1: 1821’de Anton Iaroslav Puchmayer’in yayınladığı ilk gerçek Çingene dilb igisi. Crawfurd, Hinduların “kara tenleri” ve Hindistan’da “Avrupa’daki Çingeneler kadar açık tenli”(John Crawfurd,1865;s.26) topluluklar bulunmamasının yanı sıra, Çingenelerin göz ve ten renklerindeki çeşitliliğe dayanarak son derece ırksal çıkarımlar içeren şu fikri ileri sürer: “Çingeneler, aslında, karma bir ırktır ve Hindulardan çok, Avrupalı kanından gelmektedir.” Açıkça görülmektedir ki, Avrupa bilimi, Çingenelere yönelik araştırmaların ilk zamanlarında Avrupa merkezcidir. İngiliz Çingene -bilimciler de dâhil olmak üzere çoğu bilim adamının Çingenelere olan ilgisi, kendi ulus-devletlerinin sınırlarını aşsa da; bu bilim adamlar ı, Türkiye ve Doğu’nun geri kalanını konu etmemiştir. Bu bölgelerle ilgili fazla bilimsel araştırmanın olmaması bunun bir kanıtıdır. Yine de Türkiye ve İran’daki Çingenelerin daha eski dönemleri hakkında görüş içeren, sınırlı sayıda belgesel makale bırakmış Çingene-bilimciler de vardı. Bu bilim adamlarından biri, Gypsy Lore Society’nin (Çingene Bilimi Derneği) bir üyesi olan Alexander G. Paspati’dir. 1860 ve 1880’lerde Osmanlı İmparatorluğu’nu dolaşan Paspati, bu coğrafyada yaşayan Çingeneler ile ilgili yazılar yazmıştır. Paspati’nin, “Memoir on the Language of Gypsies, as now Used in the Turkish Empire” (Türk İmparatorluğunda Çingenelerin Şu Anda Kullandıkları Dil Üzerine Hatırat) adlı çalışması, Sanskritçe ile Çingene dili arasındaki ilişkiyi göstermeyi amaçlayan, filolojik bir eserdir. Paspati bu makalede ayrıca, birçok ülkede zulme uğradıklarını anlatarak Avrupa’daki Çingenelerin kısa tarihine değinmiştir; buna karşın, eziyet görmelerindeki en büyük nedenin Çingenelerin kendisi olduğunu da öne sürmüştür. Türkiye’de “[…] eşlerini seçerken fazla titiz davranmıyor, sık sık Çingene kadınlarla evleniyorlar” dediği Müslümanların Çingenelere karşı, onlarla iletişim kurmaya

11

isteksiz, dahası onları kiliselerden uzak tutan Hıristiyan topluluklardan daha oluml u bir davranış içinde bulunduğunu kabul etmiştir.(Paspati,1860-1863;C.7,s.148) O dönemdeki entelektüellerin çoğu gibi, Paspati’nin üslubundan da, Çingeneleri “uygar” dünyanın dışındaki kişiler olarak gördüğü anlaşılmaktadır. “Tarih, ne onların gizemli göçlerinin izini sürdü, ne de daha bayındır ülkelere yaptıkları istilaları kaydetti” diyen Paspati, Çingeneler hakkındaki genel olarak olumsuz fikirleriyle dikkat çeker.( Aynı kaynakta;s. 150) Alexander G. Paspati’nin, Gypsy Lore Society’nin yayını için hazırladığı ve 1888 yılında yayımlanan bir başka makalesi “Turkish Gypsies” (Türk Çingeneler) adını taşır. Paspati’nin bu makalesinde, Müslüman Çingenelerin, gayrimüslimlerin askerlik yapmamak için ödediği muafiyet vergisinden 1874 yılından itibaren kurtuldukları gibi birçok ilginç gözlem bulunur. Paspati’ye göre, o zamana kadar Müslüman Çingeneler, Osmanlı hukukuna göre “gerçek” Müslümanlarla eşit sayılmadığından, bu olay Türkiye Çingenelerinin tarihinde önemli bir vakadır. Makale, bundan başka, o dönemde Çingenelerin yaşadıkları yerler ve uğraştıkları mesleklerle ilgili bilgiler de içerir. Çingenelerin benimseyerek yaptıkları ve ün kazandıkları müzisyenlik, sepetçilik ve demircilik gibi kimi meslekler bulunmaktadır. Paspati, Çingenelerin yol kesen soyguncular olmadığını ve avlanmadıklarını söyler. Yazar makalenin başındaki hikâyede, bir kazada ölen ve hayatı boyunca Mustafa adında bir Müslüman olarak tanındığı için, İslami geleneklere göre gömülmeye hazırlanılan bir Hıristiyan ayı oynatıcısından bahseder. Sonradan, adamın sünnetli olmadığı anlaşılınca Hıristiyan olduğu ortaya çıkmış ve papazlar tarafından gömülmüştür. Paspati bu hikâyeyi, Çingenelere ilişkin şu yorumla bitirir: “Bu, dine kayıtsız oluşlarının çarpıcı örneklerinden biridir.”(Paspati,1888;C.1,s.3-5). Bu hikâye vesilesiyle Paspati, Çingenelerin inanç ve iradelerine sahip çıkma becerilerini sorgulayarak, dinlerini gerçekten inanmadan seçtiklerini öne sürmektedir.Ancak Paspati, yakın arkadaşlarının, Mustafa’nın gerçek kimliğini kanıtlamaya çalışarak ona dini inancına uygun bir cenaze töreni yapma çabalarını göz önünde bulundurmaz. Mustafa’nın taşıdığı Müslüman kimliği büyük olasılıkla, hâkim nüfusun arasına karışabilmek ve daha fazla kabul görmek için bir kılıftır. Çingenelere ilişkin yargılayıcı görüşlerine rağmen, Paspati’nin çalışması, Türk Çingeneleri ile ilgili olarak sağladığı ve başka türlü ulaşılması oldukça güç olan somut detaylar içermesi nedeniyle önemlidir. “Çingenelerin ‘Hindistan’la ilk bağlantısı, 1760 yılında başlamıştır. Leiden Üniversitesinde Teoloji öğrencisi Valyi Stefan, Hintli öğrenci Malabar ile eski Hint dili Sanskritçe üzerine tartışırken Çingene diliyle benzerlik bulunduğunu görmüş ve 16 yıl sonra 1776’da Viyana gazetesinde yayımlanmıştır. Böylelikle Çingene çalışmaları başlamıştır”. Buna benzer anlatımda sudur: “Çingenelerin Hindistan kökenli olduğu, 18.yüzyılın sonlarına doğru, Leiden Üniversitesi öğrencilerinden; Valyi, Rudiger ve Grellman’ın yaptığı çalışma sonucu ileri sürmüştür. Bu çalışmada, Mısır Çingeneleriyle Hindistan Çingenelerinin dilleri arasında sasırtıcı bir benzerlik bulmuştur. Hintli öğrencilerden derlenen 1000 kelimelik bir sözlük, Macar Çingenelere okumuş ve bu okunan kelimeler anla şılmıştır.”(Kolukırık;s.14) Çingenelerinin kökeninin Hindistan olduğu sadece filolojik astırmalar neticesinde değil, antropoloji ve etnoloji bilimlerinin de yardımlarıyla ortaya çıkmıştır denebilir. Bununla beraber, Çingenelerin Hindistan’ın hangi bölgesinden, tam olarak hangi yıllarda ve hangi yollar üzerinden göç ettikleri konusunda üzerinde kesin bir şekilde anlaşılmış bilgiler 12

bulunmamaktadır. Çingeneler hakkındaki bir başka makale, “Some Observations on Turkish and Persian Gypsies” (Türk ve İran Çingeneleri Üzerine Bazı Gözlemler), Dr. Herman Arnold adlı bir araştırmacı tarafından yazılmıştır. Bu makale, 1965 yılının Ağustos ve Eylül aylarında, Edirne, İstanbul, Ankara, Kayseri ve Erzurum’dan geçerek İran’a yapılan bir seyahat sonucunda, bir saha araştırmasının raporu olarak hazırlanmıştır. Arnold’un Türkiye gözlemleri hayli yetersizdir. Temelde, göçebe Çingeneler ve çadırda yaşayanları incelemiş ve bir yabancının, göçebe Çingenelerle diğer gezgin toplulukları sınıflandırabilmesi ve bunlar arasındaki farkı anlayabilmesinin mümkün olmadığını ileri sürmüştür .( Arnold, Hermann,1967;C.17,s.105.) Makalesinde yazdıklarından anlaşılıyor ki Dr. Arnold ve ekibi Türkiye’de fazla oyalanmadan doğruca İran’a gitmişlerdir; zira makalede “Üsküdar ve Ankara arasında, hiç Çingeneye rastlanmadı” denmektedir. İran ve diğer Ortadoğu ülkelerinde göçebe yaşam tarzı daha sıklıkla görüldüğünden ekip, buralarda Çingenelere rastlayacaklarını varsaymaktaydı. Raporda, ekibin Çingeneleri yalnızca Kayseri yakınlarında tekrar gördüğü, İran sınırına kadar başka Çingene görmediği kaydedilmiştir. Yazıda, Türkiye’nin güneydoğusunda yaşayan göçebe Dom Çingenelerinden hiç bahsedilmemiştir. Metnin çoğunda, İran’da yaşayan Koli Çingenelerinden çok ayrıntılı ve coşkulu şekilde söz edilmesinden, ekibin asıl hedefinin İran olduğu anlaşılır. Ekibin amacı, Avrupa Romanların dilini, İran’daki Kolilerin dili ile karşılaştırmaktır; makalenin “Dilsel Problemler” başlıklı bölümünde, Avrupa’da konuşulan “gerçek” Çingene dilinin, İndus Nehri’nden Bizans’a kadar uzanan bölgede büyük ölçüde kaybolduğuna ilişkin bir yorum da bulunur. Burada, Dr. Arnold, Avrupa Çingenelerinin konuştuğu Roman dilinin gerçek ve orijinal olduğunu, Avrupalı olmayan Çingenelerin ise bazı “gizli diller” uydurduklarını iddia eder. Dilsel asimilasyon, Çingenelerin İran’ın geri kalan nüfusu ile olan geniş çaplı iletişimlerine bağlanır. Suat Kolukırık tezinde, Clebert’in Çingeneleri üç grupta inceler: 1. Kaldera Çingeneleri: Yalnızca kendilerinin gerçek Çingene olduklarını ifade etmektedirler. Çoğu kazancılıkla uğraşmaktadırlar. Önce balkan yarım adasından çıkmıslar, sonra Orta Avrupa’dan Fransa’ya geçip beş kola ayrılmışlardır: a ) Lovariler: Macaristan’da uzun süre yasadıklarından, Fransa’da ‘Macar’ adıyla çağrılırlar. b ) Boyholar: Transilvanya’dan gelmişlerdir. Evcilleştirilmiş hayvanlarla gösteri yapan Çingenelerdir. c ) Luri ya da Luliler: Firdevsi’nin anmış olduğu Hint kavminin adını taŞımaktadır. d ) Çurariler: Diğer Kaldera Çingenelerinden ayrı olarak yasamaktadırlar. Geçmiş dönemlerde at alıp satan Çurariler, bugün kullanılmış araba alım satımıyla uğraşmaktadırlar.

13

e ) Türko-Amerikalılar: Avrupa’ya gelmeden önce, Türkiye’den Amerika Birleşik devletlerine göç etmiş oldukları için kendilerine bu isim verilmektedir. 2. Gitanolar: Kendilerine yalnızca İspanya, Portekiz, Kuzey Afrika ve Güney Fransa’da rastlamak mümkündür. Dıs görünüşleri, lehçeleri ve gelenekleriyle Kalderalardan ayrılır. Kendi içlerinde İspanyol ve Endülüslüler ve Katolonyalılar diye ayrılmaktadırlar. 3. Manuslar: İsimlerinin anlamı Sanskiritçe’de ‘doğru adam’ anlamındadır. Sinti olarak adlandırılırlar. Muhtemelen İndus kıyılarından geldikleri ve Hint kökenli oldukları için, kendilerine Sinti denmektedir. Üç alt gruba ayrılır: a. Valsikanlar ya da Fransız Sintileri: Pazarcılık yapar sirklerde çalışırlar.

b. Gaygikanlar ya da Alman (Alsatian) Sintileri: Çoğu kez, Çingene olmayan, ancak aynı gelenek ve göreneklere göre yasayan Avrupalı göçebelerle karıştırılmaktadır. c. Piemonstesiler ya da İtalyan Sintileri Bu üç grubun dışında İngiltere, İrlanda ve İskoçya’da yasayan çingeneler Kaldera, Manus ve Tinkerler’a benzemektedirler. Bunlar gezgin kazancılardır ve Çingene asıllı olup olmadıkları da kesin değildir. Yukarıdaki saptamalardan anlaşıldığı gibi Çingeneler dünyanın hemen hemen her yerinde yer almaktadırlar.

14

2.ÇİNGENELERİN SOSYOKÜLTÜREL TOPLUMSAL STATÜDE OYNADIĞI ROL 2.1 Kendilerini Nasıl Tanımlarlar?

YAPISI

VE

Yöre halkları tarafından farklı farklı isimlerle anılmaları bir yana, her yör edeki Çingene toplulukları kendilerini de değişik isimlerle adlandırmışlardır. Batı Anadolu’da yasayanlar kendilerini çokça ‘Roman’ olarak adlandırırken, kendilerine Çingane, Manu s, Posa, Beyzade, Elekçi gibi isimler takılmıştır. İstanbul çevresinde Kıpti, Pırpır, Karaoğlan, Todi, Mango gibi isimler alan Çingeneler, Güney Anadolu’da kendilerine ‘Mıtrıp’ dedikleri halde Karaçi veya Cingan, Doğu ve Kuzey Anadolu’da ise ‘Po sa’ ismini uygun gördükleri halde bu kez de ‘Çingen’ olarak anılmaktadırlar.(Duygulu;s.19) Adam, insan anlamına gelen Romani/ Roman adının (Yıldız, 2007: 61 - 82) Çingeneler tarafından özellikle tercih edilmesi, Çingene sözcüğünün sıfatlaşması, bu ismin Çingene olmayanlar tarafından verilmesi ve bu sözcüğün anlam bakımından pek çok olumsuz yargıyı içermesi gibi nedenlere dayanır. Arayıcı (2008), Türkiye’de yaşayan Çingenelerin, Çingene sözcüğünün kendilerini aşağılamak, hatta ayrımcılığa tabi tutmak için söylendiğine inandıklarını belirtir (s. 247). Çingenelerin kendilerini farklı kimliklerle tanımlama çabaları ‘diğer Çingenelerden üstün/ farklı olduğunu gösterme çabası ve bir kimlik arayışı’ olduğu söylenebilir. Bu durum, Suat Kolukırık’ın “Geçmisin Aynasında Lozan Çingeneleri: Göç, Hatıra, Deneyimler ” başlıklı araştırmasında yaptığı saha çalışmalarında açıkça görülmektedir. Kolukırık’ın birebir görüştüğü Çingeneler, “Sonradan Çingene dediler bize”, “Çingeneler ayıcıdır”, “Bize 30 yıldır Roman diyorlar”, “Roman moman yok, hepimiz Müslümanız” gibi ifadelerde bulunmuşlardır(Kolıkırık,2006). Türkiye’de Çingene nüfusunun yoğun olarak bulunduğu Batı bölgelerinde yaşayan Çingeneler, yaklaşık elli yıldan bu yana Roman olarak adlandırılmayı tercih etmektedirler
(Duygulu, 2006:12-13)

Çingeneler, kendi içlerinde de ortak bir isim üzerinde anlaşabilmiş değillerdir. Bunun baslıca nedeni de elbette ki yerleştikleri yerin kültürel, sosyal yapılarıyla ve dilleriyle alışveriş içinde olmalarıdır. Bununla beraber, Çingeneler kendilerini –özellikle de Batı Anadolu ve Avrupa’da- çoğunlukla ‘Rom’ ya da ‘Roman’ diye adlandırıyorlar denilebilir. Rom, Romani lehçesinde ‘insan-adam’ anlamına gelmektedir(Yoors, Jan,2005;s.45) Aydın’daki Çingenelerle/ Romanlarla benzer bir alan araştırması yapan Toprak da Çingene/ Roman ikilemi üzerine su bilgilere ulaşmıştır: “Dikkatimizi çeken bir başka husus, toplumun en altındakiler olarak kendilerinin de altında birilerini buldukları ve bu alttakileri hor gördükleriydi. Kendilerine Roman mı yoksa Çingene mi dediklerini sorduğumuzda, ‘tabii ki’ Roman olduklarını, Çingeneler gibi at arabalarıyla oradan oraya giderek çadırlarda yasamadıklarını vurguladılar.”(Toprak,2009;s.112) 15

Edirne’nin Mevzilahır Çingene Mahallesi’nde saha araştırması yapan Demirvuran da oradaki Çingenelerle yaptığı görüşmeler sonunda benzer bir izlenime sahip olmu ştur: “Çingene sözcüğünün hakaret sayıldığı bir toplumda bu sözcüğü kullanmak, “Ben Çingeneyim” demek, etnik kimliklerine dayalı dayanımsa ağlarını güçlendirerek farklı bir mücadele alanı yaratmaktadır. Stereotiplerin toplumsal hayattaki baskısı yüzünden kimliğ i inkâr etmek yerine dışlayıcı faktörlerin baskısı yüzünden yabancılaşılan kimliğe sahip çıkmak noktasında “Ben Çingeneyim” diyebilmek bunun başlangıcı olabilecektir.”(Kılınç ,2007;s.97) Yağlıdere (2011)’ye göre Roman veya Ç ingene isimlerinin tercihi bölgelere göre değişiklik göstermektedir. Örneğin, Ege bölgesindeki yerleşikler kendilerini Roman; Trakya bölgesindeki yerleşiklerse kendilerini Çingene olarak adlandırmaktadırlar (s. 20). Avrupa’daki her ülkede, Kuzey ve Güney Amerika’da, Avustralya’da, Afrika ve Asya’nın bazı bölgelerinde yaşayan 12 milyon Çingene, kendilerini tanımlayan sözcük olarak Romani/ Roman adını kullanmaktadır. Dünya üzerinde yaşayan milyonlarca insanın iki farklı kimliği vardır: bunlardan ilki, sahip o ldukları gerçek Roman kimliği; ikincisi ise, genellikle topluluk dışındaki insanlarca onlara yüklenen Çingene kimliğidir (Hancock, 2007: xvii).

2.2 Çingenelerin Göç Yolları ,Göç Yollarının Kökenleriyle İlişkisi
Türkçe’de, Çingene ya da Roman olarak bilinen bu topluluğa, Rumca’da “Gyphos”, İtalyanca’da “Zingari”, İspanyolca’da “Gitano”, İngilizce’de “Gypsy”, Romence’de “Tigani”, Fransızca’da “Tzigane”, Almanca’da “Zingeuner”, denilmektedir.( RABINSON, Bill;
s.1.;RUSSELL, Zana: s.2.;ALPMAN, Nazım,2004, s.1; BERGER, Herman, 2000, s.9.)

Çingeneler kendilerini “Rom” yani “insan” olarak adlandırmaktadır.( YOORS, Jan,2005;s.14
;MCMURTRY, Leslie,2006;s.115.)

Çingeneler, Avrupa’daki diğer azınlıklardan farklı olarak, tarihsel bir ülkeye sahip değildirler ve Orta Asya ve Avrupa’nın neredeyse bütün ülkelerinde yaşamışlardır.(RINGOLD,2003;s.12.) Çingenelerin kökenleri konusundaki tartımsalar halen devam etmekle birlikte;19 Yüzyılın baslarında halkbilimciler, tarihçiler ve dilbilimciler bu konuya eğilmişlerdir ve sonuç olarak temel iki tez ortaya çıkmıştır. Hint dili ile Çingenelerin konuştukları dil (Romani) arasındaki benzerliklerin keşfedilmesiyle, Çingenelerin kökenlerine ilişkin muamma da yavaş yavaş çözülmeye başlamıştır ve günümüzde büyük ölçüde kabul gören birinci teze göre çingenelerin kökeni Hindistan’a dayanmaktadır.( CLARK, Colin;s.1 ;BERGER: s.9; ROUGHERI, Chiristina: s.10.) Çingene kültürünün tartısma götürmez Hintli kökenlerini kanıtlamayı başaran 18441845’de Halle’de yayımlanan “Die Zigeuner in Europa und Asien” isimli eseri ile Halle profesörü August Friedrich POTT olmuştur.( HALWACHS, Dieter;s.1) Göç mekanizmalarınıoluşturan varsayımlardan birisi de Çingenelerin/Romanların Anadolu’ya 10. yüzyılda geldiğine ilişkindir. Bu na göre 9. yüzyılın sonundan ve 10. yüzyılın basından itibaren Anadolu’ya gelen Çingeneler/Romanlar özellikle Afganistan ve Iran üzerinden Anadolu’ya gelmişlerdir.(Sampson,1923) 16

Anadolu’ya gelen Çingenelerin/Romanların önemli bir kesimi Anadolu’da kalmış ve kesin olarak yerleşmiş, diğer kesimi ise sonraki yüzyıllarda İstanbul üzerinden Balkan ülkelerine gitmiştir. Balkan ülkelerine göç eden Çingenelerin/Romanların bir kesimi burada yerleşmiş, diğer bir kesimi ise 14. yüzyılın sonundan ve 15. yüzyılın basından itibaren Avrupa’nın diğer ülkelerine dağılmışlardır .(Hannock,2006) Avrupa’nın değişik ülkelerinde yasayan Çingeneler/Romanlar Türkiye’den göç ettikleri gerekçesiyle 15. ve 20. yüzyıllar arasında Türk ajanları (Hancock, 2002: 1) oldukları düşünülerek sürgün edilmişlerdir. Bu durum Birinci Dünya Savasına kadar sürmüştür. Lozan Barış Anlaşması gereğince, Bulgaristan’dan, Yugoslavya’dan, Yunanistan’dan ve diğer Balkan ülkelerinden yüz binlerce Türk ve on binlerce Çingene/Roman, Türk kökenli oldukları gerekçesiyle Türkiye’ye gönderilmiştir (Arayıcı, 2008: 235). Gerçek anlamda ve kapsamlı olarak ilk Çingene dilbilgisi Çek bilim adamı Anton Laroslav PUCHMAYER tarafından 1821’de Prag’da yayımlanmıştır.(ASSSEO, Henritte, 2004;
s.65.)

Söz konusu çalımsalar sonucunda, ilk Çingene göçünün 4. yüzyılda, İslam’ın Hindistan’a varılmasıyla başladığı konusunda fikir birliğine varılmıştır. Yine Hindistan’dan Avrupa’ya doğru devam eden ikinci Çingene göçü ise 13. yüzyılda meydana gelen Moğol istilâsının sonucudur.(CORTES,Agustin Vega ; HANCOCK; s.1; RINGOLD/ORENSTEIN/WILKENS;
s.12.)

Kimliksel/ toplumsal bir aidiyet bağlamında Çingene sözcüğü, “Hindistan’dan tüm dünyaya yayıldıkları varsayılan, kendilerine özgü tarzları, marjinal meslekleri ve kültürleri olan göçebe bir topluluk” (Yağlıdere, 2011: 19); Asya, Kafkaslar, Ortadoğu, Avrupa, Kuzey Afrika ve Amerika’da yaşayan bir topluluğun Türkiye’deki genel adı (Duygulu, 2006: 12) olarak tanımlanabilir. Günümüzde gerçekliğini büyük ölçüde yitirmiş olan ikinci teze göre, “Gypsy” sözcüğünün kökeninden(BOUDREAUX;s.1 ; THOMAS, Choll; KENRICK, Donald,2006,s.18.) 10. yüzyılda İran’dan hareket eden Çingenelerin, güney kolu, Güneydoğu Anadolu, Irak ve Suriye’yi geçip Mısır’a varmış ve Kuzey Afrika’yı boydan boya asıp İspanya’ya ulaşmıştır.
L PM AN: s .1; VOSS, Karen Claire;s .1; M CM URTRY,

Les lie Ş

İran’dan hareket eden Çingenelerin(KENRICK; s.29 ; MARUSHIAKOVA, Elena/POPOV, Vesselin,2006; s.13.) kuzey kolu ise Ermenistan’dan geçerek(KENRICK: s.45), Bizans topraklarına varmış ve Balkanlara ulaşmıştır. 15.yüzyılda Balkanlar’dan Dogu Avrupa’ya yerleşen Çingeneler, bugün Avrupa’da yasayan Çingene nüfusun çoğunluğunu oluşturmaktadır (VOSS;s.1 ;HANCOCK; s.1 ;FONSECA: s.99.). Kuzey ve Güney Amerika’nın birçok ülkesi de Çingene göçünden etkilenmiştir. Portekiz devleti tarafından sınır dışı edilen Çingenelerin büyük bir çoğunluğu Brezilya’ya yerleşmiştir. 17. yüzyılda _ispanya’dan kovulan ve daha sonra İngiltere ve Fransa’da istenmeyen Çingeneler, özellikle Amerika Birleşik Devletleri ve Kanada’ya yerleşmiştir.(ARAYICI: s.31)

17

Şekil:

2

Çingenelerin

Ganj'dan

Thames'e

Uzanan

"Büyük

Yürüyüş"leri

(Kenrick, 2006,s.53)

2.3 Çingenelerin Toplumsal Algıda Konumlanışı,Toplumsal Statünün Kimliklendirme Gücü
Kolukırık’ın, üniversite öğrencileriyle gerçekleştirdiği ‘Çağrışım Burcu’ başlıklı araştırmada, öğrencilerden Çingene adının kendilerine ne çağrıştırdığı sorulmuştur; en fazla frekans alan ve merkeze en yakın sıfat, “hırsız”dır.(Kolukırık;s.127) Alpman’ın üniversite öğrencileri üzerinde yaptığı bir saha çalışmasında, öğrencilere Roman ve Çingene imgelerine ilişkin sorular sorulmuş ve bu ik i sözcüğün öğrenciler için nasıl bir anlam taşıdığı incelenmiştir. Öğrencilerden Çingene sözcüğüne ilişkin %39,25 oranında nötr; %34,5 oranında olumsuz; %26,25 oranında olumlu; Roman sözcüğüne ilişkin olarak ise %40,7 oranında nötr; %21,8 oranında olumsuz; %37,3 oranında olumlu yanıtlar alınmıştır. Bu araştırma bize, Çingene sözcüğünün öğrenciler üzerinde bıraktığı olumsuz etkinin, Roman sözcüğünden daha fazla olduğunu göstermektedir (Kolukırık, 2009: 127, 128). Ancak Mezarcıoğlu (2010)’na göre, Çingene adının yerini alacak başka bir sözcük, zamanla benzer olumsuz anlamları yeniden kazanacaktır (s. 30, 32). Bu anlamda kendisi de bir Çingene olan yazar Mustafa Aksu da, Çingene adının kullanılması gerektiğini belirtmektedir (Akt. Alpman, 2004: 4) .

18

Şekil 3: Kolukırık’ın Çağrısım Burcu: “Çingene” kelimesinin Türk toplumunda oluşturduğu imge. Diğerinden farklılaşarak kendisini diğeri üzerinden oluşturan kimlik, bunu yaparken aynı zamanda ötekini de inşa etmektedir (Kılıçbay, 2007: 162). Bir özdeşlik alanı olan kimlik, öyle olmayana yani öteki(leri)ne göre konumlandırılarak oluşturulur (Kılıçbay, 2007:). Tanımlamanın esasına dayanarak, etnik kimliğin çevre algısını doğurarak yeni ve suni bir kimliklendirme arayışına girdiğini ve çevre algısının kendinde yeni tanımlamalarla inkar politikası arasında gidip gelen bir sorgulama oluşturduğunu görmekteyiz. Akgül’ün “Romanistanbul” adlı kitabında yer alan diyalog “öteki” algısının Çingene toplumunda yerleştiğini gösteren ilginç bir anekdot olarak görüşümüzü destekler. “Benimle konuşan annenin, bizi uzaktan sessizce dinleyen kızına ‘Roman Kimdir?’ diye sorduğumda ‘Annem Roman ama ben değilim’ diye bir cevap aldım. Kendisinin Roman gibi giyinmediğini, iyi eğitim aldığını, bilgisayar kullanmayı bildiğini ve Roman dilini bilmediğini söyleyerek kendisinin bu nedenle Roman olmadığını söyledi (Akgül, 2009: 68). Bu ayrışmayı etnisite sözcüğünün kökü olan ethnie sözcüğü ile ilintili olarak açıklayan Aydın (1998)’a göre etnik sözcüğü, daha çok ulus tanımlarının etkisiyle soy, kandaşlık ya da aynı dili konuşmakla ilgili bir atıf olarak görülmüştür. Etnisite sözcüğünün türediği Yunancadaki ethnos sözcüğü, siyasal bir anlamdançok bir tür beşeri birlik biçimini ifade eder. Ethnos sözcüğü, “halk” anlamında bir ulusagönderme yapsa da, tarihteki kratos (devlet) ethnos ayrılığına bağlı olarak devlet kavramından ayrılır (Aydın, 1998: 53).Oysa ethnie kavramı, bu unsurları da içerebileceği gibi esas itibariyle, bir grubun kendisini farklı olarak algılamasına bağlı olan kültürel kimliğe bitişik, ayrı bir halk olma, ayrı bir kültürel varlık olma bilinciyle; bu bilincin simetrik algısı olan öteki(ler) ile araya çizginin çekildiği noktada 19

başlar. Etnik topluluk ise daha geniş bir toplum içinde yer alan; gerçek ya da varsayılan ortak bir soya, ortak tarihsel geçmişe, ortak hatıralara ve kültürel olarak odaklandığı bir ya da daha fazla sembolik unsura sahip olan topluluktur (Akgül, 2009:35).Bu noktada öteki, kendine özgü, sıra dışı bir halk; bir kültürel varlık olan Çingeneler, etnik bir topluluk olarak karşımıza çıkmaktadır. Etnik kategoriler evlilik, yerleşim düzenleri (Çingene mahallesi, Yahudi gettosu); özel günler, kutlamalar, şenlikler (Çingenelerin kakava şenlikleri); özel bir dil veya hakim dilin aksanlaştırılması; kılık kıyafet, dövme, takılar, sünnet ve ayırt edici fizyolojik özelliklerin vurgulanması yoluyla bir topluluk düzenini sağlayabilirler. Primordiyalist yaklaşım, etnisiteyi kan bağına dayandırarak zaman ve mekândan bağımsız devam edeceğini, değişmeyeceğini savunur. Oysa etnisite kaybolabilir, bir başkası içinde eriyebilir, iki veya daha fazla kategoriye bölünebilir ya da etnisiteyi oluşturan tüm algılar önemini kaybedebilir. Enstrümantalizm ve konstrüktivizm gibi yaklaşımlar ise etnisiteyi toplumun seçkinlerinin kendi çıkarları doğrultusunda (ekonomik, siyasi, vd.) yönlendirdiği, şartlara bağlı olarak yaratılan, değiştirilen ve bastırılan bir toplumsal kategori olarak görür ( Aktürk, 2006: 25-27). Milli kimlik olgusu, Fransız devriminin, devletin meşruiyet temelini dinden millete dönüştürmesiyle ortaya çıkmıştır. Her ne kadar devrimden önce –özellikle XVIII. yüzyıldainanç ve dine yönelik kuşkuculuk, siyasal otorite ve toplumsal yapının dinsel temellerini zayıflatmış olsa da, 1789’dan önce bu dönüşümden söz edilemez (Çitak, 2006:145,146) Özbudun (2010)’a göre kalkınma projelerinin uygulandığı bölgelerde, yerel halkın direnciyle karşılaşıp başarısızlığa uğrayan Dünya Bankası, çözümü yerel halklara yönelmekte bulmuştur. Böylelikle modernizmin sonucunda önemini kaybetmiş olan soy grupları, kabileler, cemaatler, tarikatlar ve mahalleler kapitalizmin gözdesi olmuşlardır. Tarım politikalarının olumsuz etkisiyle köyden kentlere göç eden işsiz ve yoksul yığınlar, kentlerde soy, kabile, hemşeri, etnik veya dinsel ilişkiler sayesinde ayakta kalabilmektedir. Bu bağlarla oluşturulan içine kapalı ortam, aynı zamanda toplulukların talepkarlık düzeylerini sınırlandırarak,oluşacak tepkileri ekonomik politikalara değil, kültürel farklılıklara yani öteki olana yönlendirmektedir (s. 15, 16). Mollaer (2008)’e göre yatay hiyerarşilere gönderme yapan ben- öteki çatışması, toplumun dikey/ sınıfsal hiyerarşilerinden yalıtılarak kurgulandığında toplumsal muhalefetin etkisini zayıflatacaktır (s. 252). Etnik köken bağlamında, aslında kendisinin de dahil edilebileceği bu peteğin üzerinde sermaye, sınırlandırılmamış bir hareket olanağı bulur. Üçüncü boyutun, yani peteğin sınıfa vurgu yapan derinliğinin toplumsal düzeydeki farkındalığı, sermayenin petek üzerindeki hareket olanağını sınırlayan; hatta varlığını tehdit eden bir nitelik taşır. İşte bu nedenle peteğin üçüncü boyutu adeta, toplumdan gizlemekte, peteğin derinliği perdelenmektedir. Bu noktada “…ırkçılık beyaz işçilere onları beyaz kapitalistlerle birleştiren nasıl bir kimlik vermiştir?” (McLaren, 2006: 151) sorusuna yanıt aramak, konuyu doğru bir zemine oturtmak bakımından önem taşır. Çingenelere ilişkin olarak Boué şunları belirtir: “Hıristiyanlar kadar Türkler de onları hor görürler. Bu yüzden ne biri ne öteki, Çingenelerle aynı masada oturup yemek yemek istemez”. Benzer bir vurguyu da Jirecek şu sözlerle yapmıştır: “…Türklerin hor gördüğü, Hıristiyanların nefret ettiği… Çingeneler her yerde çevrelerindeki halk tarafından iffetsiz, ahlak ve düşünsel bakımdan aşağı bir ırk olarak görülürler”.

20

Kendisi de bir Çingene olan Aksu (2006), toplumda öteki olmanın zorluğunu başından geçen şu olayla anlatır: “Okulda 3. sınıfa Şinasi’yle beraber başladık. Zaman zaman bana sıkıntı veriyordu. Benim Çingene olduğumu başkalarına duyuruyordu. Söz ve davranışlarıyla bana rahatsızlık verenlerin sayısı artınca, sınıftaki sobaya ısınmak için bile yaklaşamaz olmuştum. Muzaffer Koçak isimli öğretmenimin olumsuz davranışları da eklenince, 1. Dönemin sonunda okuldan ayrılmaya karar verdim ve ayrıldım (s. 13).” 16-18 Eylül 2010 tarihleri arasında Kocaeli’de düzenlenen “II. Uluslararası Ekonomi Politik Konferansı: Kriz ve Kalkınma” başlıklı konferansta sunulan “Kriz ve Kentsel Yerinden Edilme Sürecinde Çingeneler” başlıklı bildiride saha çalışması yapan Uğurlu ve Duru,Çingenelere kendini nasıl tanımladıklarını sordular.Bu çalışma sırasında verilen : “Biz Çingene değiliz. Kültürsüz olur Çingene, çadırda yaşar. “ “Biz aslımızı inkâr etmiyoruz, aslını inkâr eden Müslüman değildir, Çingeneye Çingene denir ama burada böyle Çingene deyince aşağılayıcı oluyor “ “Çingenelikten hoşlaşmıyorum. Böyle bir aşağılama geliyor ama Romanlık daha bir güzel geliyor kulağa. Çingene iğneleyici oluyor” “Çingene deyince aşağı görüyorlar Roman deyince böyle bir duruyorlar. Daha üst bir kimlik gibi oluyor. Çingene dediğin zaman akla ne geliyor? Pis, hırsız, uğursuz. İşte ne bileyim her türlü melanetin olduğu bir şeyler geliyor insanın aklına. Biz Çingeneyiz ama biri gelsin sorsun ırkın ne desin ben, ben Romanım diyorum.” “Çingen değiliz biz. Çingen dışarıda yaşayan, kendini bilmezlere denir, çayırlıkta yaşa r onlar. Ama tut ki para kazandı, ev tuttu, yerleşti, sen ben gibi yaşıyor, o zaman Roman olur. Hani tam da olmaz ama… sonradan olmuş olur.” “Örneğin çocuklarımız anaokullarına kreşlere gidemiyor okul öncesi eğitim alamıyor, maddi durumu yok, okula gidince beyni çalışmıyor, yeterince eğitilemiyor, geriden geliyor. Bizim Çingeneler, Romanlar okullarda genelde en arka sıralarda oturur. Ne kadar kafası çalışsa da önde olmaz.”
Roman kimliğinin ön plana çıkarılmasının ardında toplumdan saygı görme isteği bulunurken, görüşülen kişilerin bir bölümü kendisine Çingene demekte direnmekte, Roman‟ın uydurulmuş bir sözcük olduğunu kabul etmektedir.

“Hocam, bu saplantı. Kafamızın içindeki bir saplantı. Ben böyle bir şeyin olacağını asla ve asla kabul etmiyorum, hani tarihte Hz. İbrahim ateşe atıldığında odunlar tutuşmamış, Çin ve Gen adında iki kardeş birlikte olmuş, kardeş kardeşe birlikte olunca lanet gelmiş odunlar tutuşmuş. Bu kardeşlerin soyu da Çingenelermiş. Böyle bir şey bir saplantı yok, hiçbir mantığa akla sığmayacak bir şey, günah. Bizim eski kafalı Çingeneler bundan dolayı Çingeneliği kabul etmiyor. Roman sonradan olunan bir şey. Adı gibi, roman yani uydurulmuş bir şey. Hikâye, roman gibi.” gibi cevaplar vermişlerdir.(Uğurlu,Duru,2011,s.4) Görülüyor ki, Çingene kimliği bir etnik kimlik olmakla ve Çingeneler tarafından kabul edilmekle beraber toplum ve kurumlar tarafından ona yüklenen anlam ,aynı zamanda 21

muhatabı tarafından da bu olumsuz anlayışa yenik düşmektedir ve burada değiştirilmesi gereken Çingene teriminin zihinlerimizde bıraktığı algıdır. Günlük dilde kullanılan “Çingene’nin Bismillahından kıl çıkar”, “Bahçeye erik “kapıya Çingen bastırma”, “Çingene parası” (bozuk para), “Çingeneleşme” (cimri için), “Uğursuzluğu kırmak için bir Çingene kadınla birlikte olmak gerekir”, “Çingen çalar, Kürt oynar”, “Çingene çit çit, arkası bit bit” (Kolukırık, 2009: 124, 125) gibi pek çok ifade, Çingenelerin toplum içindeki dışlanmışlıklarını pekiştirirken, toplumsal sınıfa da vurgu yapar. Bu anlamda, yukarıdaki sözlerle toplumdan daha da yalıtılan/ dışlanan, yabancılaşılan, hatta aşağılanan şeyin sadece etnik kimlik değil, aynı zamanda Çingeneler üzerinden toplumsal sınıf olduğu da söylenebilir. XIX. yüzyılın sonlarında, İstanbul’da basılan Novini adlı gazeteye gönderilen bir mektup, o dönemki toplumun Çingenelere karşı olan tutumunu anlamamız bakımından önem taşır. Mektup, (…) Stefan adlı bir Çingeneyle ilgili ilginç bir olayı bize bildirmektedir. Stefan, kendisini evlenecek kadar seven bir Çingene kadın bulamadığı için, bir arkadaşıyla birlikte Olishta köyüne gitmiş; burada Çingene olduklarını gizleyerek Çingene olmayan bir kadın bulabilmişler. Stefan bu kadınla evlenmiş ve gelini Ekşisu’ya getirmiş. Birkaç gün sonra gelinin babası kızını ziyaret etmek üzere Ekşisu’ya gelmiş. Damadının Çingene olduğunu öğrenen baba, bazılarının önerisi üzerine kızını alıp yerel rahibe götürmüş. Çingene olmayan birisinin, Hıristiyan bile olsa bir Çingeneyle evlenmesi göreneğe aykırı ve onursuz bir davranış idi. Birkaç gün geçtikten sonra yeni bir damat bulunmuş ve bu kadın, diğer evliliği yasal olarak sona erdirilmeden yeniden evlendirilmiş (s.86 - 88). Son yıllarda televizyon, dergi ve gazetelerde Çingenelerin marjinal kimliklerin e, eğlence ve müzik dolu yaşamlarına ve sınıfsal gerçeklikten yalıtılmış yoksulluklarına yer verilmiş; böylelikle Çingenelerin kimlikleri hatta sınıfsal konumları adeta sömürülmüştür. Oysa çok kültürlülük söylemiyle Çingeneleri sık sık gündeme getiren medya, aynı hassasiyeti Çingenelerin yaşadığı yoksulluk, dışlanma ve ayrımcılığın nedenleri konusunda göstermemekte; tüm bunların kaynaklarıyla olan diyalektik ilişkilerini perdelemektedir. 2010 yılında Manisa’nın Selendi ilçesinde yaşanan olaylar, Çingenelerin yaşadığı ayrımcılığın yüzlerce yıl önceki özünün bugünkü yüzünü gösterir. Medyanın sıradanlaştırma eğiliminde olduğu bu olaydaki ayrımcı zihniyeti bize ne bir Çingene, ne bir televizyon, ne de bir gazete açıklayabilir. Bunu anlamak için yapmamız gereken tek şey, Selendi halkına kulak vermek olacaktır. Bu olaylar sırasında dile getirilen sözler, yaşananları sıradan bir olaydan ayırmaktadır. Bu sözlerden birkaçı şöyle sıralanabilir: “Bunlar buradan gidecek, yoksa biz halk olarak gereğini yapacağız. Selendi bizimdir, bizim olacak. Burası Selendi, buradan çıkış yok. Çingeneler buradan gitsin. Saldıralım, bu Romanları sürelim. Çingeneler bizim camimize, dinimize, karımıza, kızımıza küfür ediyor, bunları burada istemiyoruz. Öldürelim. Evlerini yakalım. Bırakın bu şerefsizleri, bunları burada barındırmayalım. Bunlar Çingene, bunlara dersini verelim. Selendi halkı şerefsiz mi? Bunların yaptıkları yeter, Romanlar hırsızlık yapıyor. Bizi rahatsız ediyorlar” (http://haber.sol.org.tr/devlet-ve-siyaset/linc-davasi-iddianamesinde-bir-ilkhaberi-33736) (Özer,20102;s.31) Duygulu(2006) Türkiye’de Çingene Müziği adlı kitabında, Türkiye’de yaşayan Çingene’lerin kendine özgü kültürlerini rahatça yaşayabildiklerini (s . 7) dile getirse de, Türkiye’de iş bulmakta, meslek ve konut edinmekte zorluk çeken Çingeneler, bazı 22

durumlarda kültürel kimliklerini saklamak zorunda kalmaktadırlar ( Arayıcı, 2008: 243). Söz konusu kötü muamele, Milli Eğitim Bakanlığı’nın ve Türk Dil Kurumu Baskanlığı’nın sözlüklerine dahi yansımış, Çingeneler bu sözlüklerde “arsız, yüzsüz ve çığırtkan” olarak tanımlanmışlardır. Milli Eğitim Bakanlığı’nın Türk Ansiklopedisi’nde ise Çingeneler için, “hırsızlık ve fuhuş yaparlar, karıları kocalarını aldatırlar” denilmiştir.(Aksu,a.g.e.;s.11) Millî Eğitim Bakanlığı’nın İslam Ansiklopedisi ve Türk Ansiklopedisi’nde “hayvan ve çocuk satarlar, göçebe olarak yasarlar, hırsızlık yaparlar, inançsızdırlar, nikâha ve sünnete itibar etmezler, buçuk millet olarak bilinirler.” İbareleri kullanılmış, bu ibareler 2003 yılında düzeltilmiştir.(Uçum,2008;s.22) Yapılan çalışmalar ve Aksu’nun açtığı davalar ve çabaları sonucu pozitif adımlar atılmaya başlanmış ve 2002’de Türk Dil Kurumu sözlüklerindeki ifadeler düzeltilmiş, 2003 yılında ise Milli Eğitim Bakanlığı’nın ansiklopedilerindeki olu msuz ifadeler mahkeme kararıyla çıkartılmıştır. Kültür Bakanlığı’nın katkılarıyla çıkartılan Türkiye Çingeneleri adlı kitapta Çingenelerle ilgili olarak, “derme çatma evlerde ve çadırlarda yasarlar, çokeşli, çok çocuklu olurlar, kavgacıdırlar, dilencilik, vurgunculuk, gaspçılık, fuhuş aparlar, karıları da kocalarını aldatır” ifadeleri hala düzeltilmemiştir .(Marsh,2008,s.18) Misalli Büyük Türkçe Sözlük’te (2005) “Çingene: i.(çingâne) 1. Menşeleri kesin olarak bilinmeyip Hindistan’tan çıktıkları sanılan, çalgıcılık, falcılık, ayakkabı boyacılığı yapmak ve elek, ızgara, masa, çiçek gibi şeyleri satmakla geçinen, bütün Avrupa’ya yayılmış çoğu göçebe topluluk, Kıptî, roman, 2. Bu topluluğa mensup olan kimse, 3.Arsız aç gözlü, 4. Haris, cimri” anlamlarındadır. İsmail Parlatır’ın yazmış olduğu Osmanlıca Türkçesi Sözlüğü’nde “Çingene şöyle anlatılmaktadır: 1. Kıpti, 2. mec. Arsız, hoyrat, hasis, alçak. Çingenelik: Çingene cinsi yeti, hayâsızlık, arsızlık, tamahkârlık”13 olarak tanımlanmıştır.(Parlatır,2006;s.299) Geçmişte Çingeneler için kullanılan Yunanca Athinganoi sözcüğü Dokunulmazlar anlamına gelir ve bu nedenle Athinganoiler kendilerini pis kabul edenlerden uzak durmuşlardır (Yıldız, 2007: 61- 82). Bu alıntıyla ilişkili olarak bir katılımcının sözleri, ötekinin toplumsal algısına örnek olması bakımından önem taşır. Kendisi gibi müzisyen olan dedesinden söz eden katılımcı, görüşme esnasında şu açıklamayı yapma gereği duymuştur: “Banyomu yaptım yani. Traşımı oldum. Ağız temizliğim, her şeyim tamam Allahın izniyle” (G.U.2). Katılımcının bu ifadesi, yukarıda sözünü ettiğimiz Athinganoi sözcüğünün anlamı ile ilişkilendirilerek yorumlanabilir. Bu bağlamda katılımcının temiz olduğunu özellikle vurgulayarak “ben de senin gibi temizim” mesajı verdiği ve bunun toplumsal öteki algısına bir Çingene tarafından verilen cevap niteliği taşıdığı söylenebilir. Katılımcının bu ifadesi ayrıca, Çingenelerle ilişkilendirilen pis olma durumunun bir Çingene tarafından kabulü ve bu kabullenme sonucunda katılımcının kendi kimliğini inkârı olarak da değerlendirilebilir.
(Özer,Ulaş,2012;s.20)

23

“1911 yılında yayımlanan Britannica Ansiklopedisinde Çingeneler, zevksiz, aşırı süslü, gösterişe düşkün, palavracı, kibirli ve batıl inançlı, 1958 basımında ise; çocuk aklına sahip, hiçbir şeyi başaramayan, kavgacı, çabuk öfkelenen veya gülen zalim olarak tanımlanmışlardır. Oxford İngilizce Sözlüğü Çingeneleri; kurnaz, hilekâr ve kararsız olarak belirtmiştir. Amerikan Uluslararası Ansiklopedisinde 1953 basımında Çingeneler; eğitimsiz, çocukları tembel, hırsız ve dolandırıcı olarak yetiştirenler olarak tanımlanmıştır(Kolukırık,2004;s.31). Çingenelerin bu kadar farklı algılanmasının en önemli nedenlerinden biri de, fiziksel görünüşleri olabilir. Göç ettikleri coğrafyalardaki insanlardan görünüş olarak farklı olmaları, ister istemez farkı algılanılmalarına neden olmuştur. Asıl neden ise kuskusuz, insanların Çingeneler hakkında yeterince bilgi sahibi olmamasıdır. Çeşitli eserlerde geçen bu tanımlamaların dışında Çingenelere içinde yaşadıkları toplumların da benzer anlayışla Çingenelere çeşitli adlar taktıkları görülür: iyi huylu,Vahşi, Mevsimsizler, Köksüz insanlar, Yabani, Esmer vatandaş vb. (Uçum,2008;s.26)

2.4 Çingenelerin Hukukla ve Devletle Süregelen Mücadelesi
Polisin Disiplinine Merasim ve Topluluklardaki Rolüne ve Polis Karakolları Teşkilatı ile Vazifelerine Dair Talimatname'nin Karakol Amirlerinin Umumi Vazifeleri baslıklı 5. fasıl 134. maddesinin idari görevler ba slıklı 9. fıkrasında yer alan "esaslı bir mesleği olmayan Çingeneler" ibaresi de dışlayıcı bulunduğu için 2006 yılında yürürlükten kaldırılmıştır. Çingeneler hakkında eski iskân Kanunu’nda yer alan ifadeler ise çok daha ağır aşağılamalar içermekteydi. 14.06.1934 tarihli ve 2510 sayılı İskân Yasası’nın 4. Maddesinde söyle denilmekteydi: “A- Türk kültürüne bağlı olmayanlar, B- Anarşistler, C- Göçmen Çingeneler, D- Memleket dışına çıkarılmış olanlar, Türkiye’ye muhacir olarak alınmazlar.”(Aksu;s.24) Yasanın bu maddesinin tamamen değiştirilmesine yönelik çabalar uzun yıllar sonuç vermemiş ve bu yasaya ilişkin düzenlemeler, prosedür düzeyinde değişikliklerle geçiştirilerek yasanın dışlayıcı ve ayrımcılığı çağrıştıran özü korunmuştur (Arayıcı, 2008: 244, 245). Eski kanun aynı zamanda, “Türk kültürüne bağlılıklarını sağlamlaştırmak ve nüfusun oluşturulma ve dağılımını geliştirmek amacıyla”, “göçebe ve gezgin Çingenelerin” İçişleri Bakanlığı’nın mütalaası alınarak Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı’nca uygun görülecek yerlerde yerleştirilmesini şart koşmaktaydı. Yukarıda belirtilen hükümler, 19 Eylül 2006’da kabul edilen, 5543 sayılı yeni İskân Kanunu’na alınmamıştır. 2006 yılında kabul edilen Yeni İskân Kanunu’nun 4. maddesinde ise ; “Türk soyundan ve Türk kültürüne bağlı olmayan yabancılar ile Türk soyundan ve Türk kültürüne bağlı bulunup da sınır dışı edilenler ve güvenlik bakımından Türkiye’ye gelmeleri uygun görülmeyenler göçmen olarak kabul edilemezler” ifadesine yer verilmiştir. 24

Toprak, Türkiye’de yaşayan Çingenelerle kamuoyu ve siyasi irade arasında süregelen kopuklukları söyle ifade eder: “Bu etnik grubun sorunları kamuoyunda ses bulmadığı gibi siyasi partilerin uğraş alanına da girmez. Oysa herkes bilir ki, Romanlar bu coğrafyanın kentlerinde en fakir, en sahipsiz ve en mülksüz grubu teşkil etmekle kalmayıp, hemen hemen diğer tüm kentlilerden farklı olarak hiçbir sosyal güvenceleri de yoktur.” (Toprak;s.111) Çingenelerin başlıca sorunları, Türkiye’nin son dö rt ilerleme raporunda da yer almıştır.İlgili raporlarda da açıkça belirtildiği üzere, Çingenelerin sorunlarını çözmeye da haklarındaki olumsuz önyargıları yıkma konusunda atılması gereken adımlar gecikmiştir. Bununla beraber, özellikle son 1,5 sene içinde Çingene mahallelerinde gerçekleşen yıkımlar * da can alıcı boyutlara ulaşmıştır. Yine de son dönemlerde “Çingeneler” konusunda daha ciddi ve daha üst düzeyde girişimlerde bulunulduğu söylenebilir. Bu girişimlerin basında, T.C. Hükümetinin başlattığı Roman Açılımı çalışmaları ve bu bağlamda Aralık 2009’da düzenlenen Roman Çalıstayı da sayılabilir.(Yürüktümen,2010;s.26) Lozan antlaşması, Türkiye’deki etnik kimlikler için adeta bir dönüm noktasını oluşturur. Bu antlaşmayla birlikte Müslüman kökenli olmayan etnik, ulusal ve kültürel azınlıklar, azınlık olma haklarını resmi olarak elde etmişse de, aynı şey Müslüman kökenli olanlar için söylenemez. Bu farklılıklar tek kimlik, tek dil ve tek kültür çatısı altında asimile edilmeye çalışılmış; Çingeneler, diğer etnik ve kültürel kimliklerle birlikte ayrımcılığa tabi tutulmuştur. Bu nedenle bazı bölgelerde, toplumsal yapıyla tamamen bütünleşen Çingenelerin varlıklarını tespit etmek, bugün oldukça güçleşmiştir (Arayıcı 2008: 240- 243). Lozan Antlaşması kapsamında imzalanan Yunan ve Türk Nüfuslarının Mübadelesine ilişkin Sözleşme gereği, Yunanistan’daki Türkler (Türkler, Pomaklar, Çam Arnavutları, yerleşik Meglen bölgesi Ulahları ve Müslüman Çingeneler) Türkiye’ye, Türkiye’deki Rumlar da Yunanistan’a göç etmek zorunda kalmış; çok sayıda Çingene, bu nüfus hareketlerinin içinde her iki yöne sürüklenmiştir. (Marushiakova ve Popov, 2006: 104; Marsh, 2008: 15). Bu mübadele esnasında Türkiye’ye göç eden ve sayıları tam olarak bilinmeyen Çingeneler, diğer göçmenlerle birlikte daha çok Edirne, Balıkesir, İstanbul, Bursa, Kırklareli, Samsun, Kocaeli, İzmir, Niğde ve Manisa’ya yerleştirilmişlerdir (Yağlıdere, 2011: 35, 36) Yirmi birinci yüzyıla gelindiğinde Türkiye, Avrupa ve Dünyada Çingenelere/ yabancılara karşı olan tutum, bin yıl önceki ilkelliğini korumaktadır. Örneğin 2007 yılında Avrupa Parlamentosu’nda görevli kimi parlamenterler, Nazilerin ilham aldığı bir yaklaşımla “suç işlemenin, Çingenelerin yaşam biçimi olduğu”nu iddia ettiler (http://arsiv.sol.org.tr/index.php?yazino=25983) ve bundan birkaç sene sonra Fransa’daki Çingene ve göçmenler “Bazı göçebeler ve Romanların davranışları çok ciddi sorunlara neden oluyor” (Cumhuriyet Gazetesi, 30. 07.2010: 11) denilerek sınır dışı edildiler.(Özer,2012;s.32) Angus Fraser, Avrupa Hakları- Çingeneler adlı eserinde, Çingene ismiyle ilgili şunları söyler: “Çingene kelimesi günümüzde ayrım yapılmaksızın serseri olmadığı belli olan, seyyar özelliklere sahip herkes için kullanılmaktadır. 1967’de Yüksek Mahkeme’de Çingene kelimesi ‘sadece göçebe bir hayat süren, sabit bir ise ve ikametgâha sahip olamayan kişi’ anlamında kullanılmıştır. Çingene Kampları’nın yasalarını belirle amacıyla, Karavan Siteleri Yasası’nın 1968’de yürürlüğe konmasıyla; Çingenler, “Kökenleri ve ırkları ne olursa olsun göçebe bir hayat süren kişiler” olarak tanımlanmış, gezgin sirklerdeki kişiler ya da göstericilerden ayrı tutulmuştu. Böylece birinin Çingene sayılıp sayılmayacağı kültürel ya da 25

etnik kökene göre değil, bilhassa yasam tarzına göre belirlenecekti.(Özkan,2006)

2.5 Çingenelerin Meslekleri Zanaat ve Uğraşıları
Türkiye’deki Çingenelerin, günümüzde yaptıkları meslekler müzisyenlik, çiçek satıcılığı, kapıcılık, ayakkabı boyacılığı, sepetçilik, vb. şeklinde sıralanabilir (Kyuchukov, 2007: 77). Çingenelerin yaptıkları bu mesleklerin yüzlerce yıldır ciddi bir değişime uğramamış olması ilginçtir. Yirminci yüzyılın başlarında Halliday (1922), Çingene erkeklerin kalaycı, kadınların ise müzisyen olduklarını yazar (Akt. Kyuchukov, 2007: 77). Zanaat kavramının üretime yapmış olduğu vurgu, öğrenme süreçlerini de üretim süreci içinde ele almayı gerektirdiğinden ustalık ve çıraklık, Türkiye’deki Çingenelerin yaşantısındaki müzikal öğrenme ve öğretmede önemli bir bileşen olmuştur. Özellikle müzisyenlik arasında büyük bir yer edinen Çingeneler, usta -çırak ilişkisinin varisi olarak geleneklerini ,meslekleriyle beraber aktarma yolunu seçmişlerdir.Özer’in usta çırak ilişkilerini ele alan görüşmelerinde belirttiği gibi,Romanlar bu ilişkinin güdümünü kendileriyle sınırlı tutmamış,etrafındaki ilgililere de aktarmayı seçmiştir. Öğrenci ve çırak kavramları arasındaki farklılaşma, bir görüşmede şu şekilde vurgulanmıştır: “Öğrencilerim yok. Öğretiyorum tabi! Çıraklarım var yetiştirdiğim” (G.U.14). Klarnet çalmayı, Çingene olmayan meraklılara da öğrettiğini söyleyen bir katılımcının sözleri oldukça ilginçtir. Katılımcı, konuyu şu sözlerle ifade etmiştir: “Belli zamanlarda gün koyuyoruz. Doktorlar vardı çalıştığım, öğrenciler vardı. Belli zamanlarda, ona da uyan olan zamanlara, ona göre gün koyuyoruz. Ders verdiğimiz zamanlar, saatler var” ( Özer,2012;s.51) Sözü edilen durum bu tür evrensel zanaatların de etrafla birebir iletişim kurma yollarından biri olduğunu ve ortak bir dil amacı güttüğünü göstermekle beraber, Çingenelerin toplumda statükoya egemen olan mesleklerin de elde ettikleri zanaatlarla sentezlendiğini ve sosyolojik bağları kuvvetlendirerek aradaki uçurumu yok ettiğini de gös termektedir.Yine usta-çırak ilişkisinin Çingeneler arasında kuvvetli bir bağla yer edindiği gözlenmektedir. Bu özdeşleşmeye, Çingenelerin yaşantılarındaki müzikal öğrenme süreçlerinin etki ettiği söylenebilir. Alıntıda da görüldüğü gibi, topluluk dışındakilerle kurulan öğrenmeöğretme ilişkileri ise ders kavramıyla açıklanmaktadır. Yani gerçek yaşantının üretim süreçleri içinde ve tüm yaşantıya yayılmış toplumsal bir öğrenmede usta ve çırak kavramları ön planaçıkarken, bir zaman dilimiyle sınırlandırılmış ve gerçek yaşantıdan yalıtılmış bir ortamda gerçekleşen öğrenmede, okula dair anlamlar taşıyan ders ve öğrenci kavramları öne çıkmaktadır. Yine Özer’in (2012) yaptığı bir görüşmeyi aktararak: “Görüşmeye katılan bir usta, çırağının öğrenme sürecine ilişkin olarak şu sözleri dile getirmiştir: “O çocuğu (çırağı) yanımıza alıyoruz. Oturuyor bizi dinliyor. Biraz kabiliyet varsa, ‘gel bakalım oğlum’ diyoruz. Bayanlara çalıyoruz çünkü. Köylümüz de biraz anlayışlı. Veriyoruz darbukayı. Bir şeyler çalıyor işte beş tane, dört tane, on tane… böyle böyle gidiyor o iş” (G.U.12). şeklinde mesleki icranın zaman ve durumunu yansıtması kullandığı 26

enstrümanlarla beraber, Çingene toplumunun mesleki icrayı küçük yaşlarda usta çırak ilişkisiyle edindiğini ve Çingenelerin toplumda benimsenerek kabul gördüğünü gösterir. Zeki Eyüboğlu, Çingene sözcüğünün etimolojojisini yaparken: “Çingene, Fars. Çengiyân (çeng çalanlar) dan Çengâne- çingene, Hindistan’dan çıkıp baksa ülkelere dağıldığı söylenen, genellikle çalgı çalıp oynayarak geçimini sağlayan topluluk. Çenk (çalgı) çalmaları nedeniyle kendilerine çalgıcılar anlamında çengiyan denilmiş, sonra ağız ayrılıkları yüzünden çingân, çingene biçimine girmiş(Eyüboğlu,1998) diyerek mesleklerinin tarihi bir geçmişten günümüze taşındığını ve “çeng” denen aletten kimliklerini isimlendirirken kaynadığını aldığını belirtir. Ali Püsküllüoğlu’nun yazmış olduğu Türkçe Sözlükte Çingeneleri tanımlarken çalgıcılık, ızgara, masa, sepet gibi ufak tefek şeyler yaparak geçinen bir topluluk şeklinde tanımlarken mesleklerine ilişkin örneksemelerle durumu açıklar(Püsküllüoğlu,2003).Çingene’lerin bir geçim kaynağı olarak özellikle pratikte kolay olan aletler yapması,hafif aletlere yönelmesi ve ufak tefek biçimlerde eşyalar yapması sürekli yaşadığı göçebe hayatın bir tezahürü ve yer değiştirme arzusu olarak görülebilir.Çingenelerin günümüzde de yerleşik yaşama uyum sağlayamadığı,birçoğunun çadırlarda yaşadığı,at üstünde seyrettikleri ve mesleklerini icra ederken belli bir mekana bağlı kalmadan gezici mesleklere yöneldikleri düşünülürse seçimleri de anlaşılır. Misalli Büyük Türkçe Sözlük’teyse (2005) Çingeneler tanımlarken meslekleri hakkında çalgıcılık, falcılık, ayakkabı boyacılığı yaptıkları anlatılır. Ötüken Türkçe Sözlükteyse Çingeneler için genellikle sepetçilik, kuyumculuk, çalgıcılık, falcılık, at cambazlığı, arabacılık ve bohçacılık gibi islerle geçimini sağlayan çoğu göçebe topluluktan olan kimseleri anlatır. (2007). Osmanlı’da Çingenelerin bazılarının arabacılık mesleğini sürdürdüğünü bilmekteyiz. Yine bohçacılık mesleği de seyyar sermayeyi tercih ettiklerini düşündüğümüzde yukarıda mesleklerini icra ederken seçimlerini oluşturan savlarla örtüştüğünü görmekteyiz. Bütün bunlara rağmen Kültür Bakanlığı’nın Kültür Bakanlığı’nın katkı verdiği “Türkiye Çingeneleri” adlı kitapta Çingenelerle ilgili olarak, “dilencilik, vurgunculuk, gaspçılık, fuhuş” gibi illegal yollar tutarak geçimlerini sağladıkları yazılmıştır.(Marsh,2008,s.18)Günümüzde ırkçılıktan kaynaklanan sorunların çözümünde yol alınmasına ve resmi ideolojinin özgürlükler ve sosyal haklar konusunda belli adımlar atmaya başlamasına rağmen, devlet destekli kitapların Çingenelerin uğraşılarını illegal yöntemlerle aramalarını bu şekilde lanse etmeleri devlete olan güven ve bağlılık eksenli bir sorun meydana getirmektedir.Yine bu tip bulguların esasıyla tartışılarak,kaynakları incelenmeden sığ tanımlamalarla Çingenelerin yanlı bir bakış açısıyla değerlendirilmeleri toplumsal bir kopukluk ve sosyal yapının zedelenmesini beraberinde getirmektedir. Çingenelerin Çekoslavakya’da “cigan” terimiyle tanımlanmalarını, bu kelimenin kökenini iki teze dayandırırken Çingene gruplarında erkeklerin yaptığı is olan demircilik, demir ticareti için İran’dan alınan bir kelime Kürtçe (Farsça) demirci ‘Asingar’ olduğu belirtilir. (Kyuchukov,2000,a.58-59) ‘Cigani’ kavramıyla ilgili bir diğer bir kanaate göre; Çingeneler Farsça ve Türkçede kullanılan - â hen- ger- (âhen= demir, ger= yapan) kelimesiyle ifade edilen nalbantlıktır. 27

“Âhen-ger” sözü de, daha sonra “Athinganoi” isimli gnostik mezheple münasebet kurmuş ve iki kelimenin karışımından da Çingene ismi doğmuştur.(Özkan,2006;s.17) Çingenelerin mesleklerini seçerken sosyal yaşamlarıyla birebir örtüşen gelir kollarıyla alakadar olmaları, zanaat ve uğraşılarının da bir nevi kendilerini yansıttıkları düşünülecek olursa Duygulu’nun tanımıyla meslek seçimlerinin paralellik gösterdiğini görebiliriz. Çingene imgesinin oluşumundaki en önemli faktör, onların hayatı algılayışları ve hayata bakışlarıdır. “Bir Çingene ne geçmişe göndermeler yaparak kendisini anlatmaya ne de geçmişi bilerek geleceğe ışık tutmaya ihtiyat duyar. Onun yanında dün ve yarın somut bakımından olduğu gibi soyut bakımdan da hiçbir mana ifade etmez yalnızca bugün vardır. Bugünün bütünüyle yoğun yaşanması gerekir. Tarihin ne kendisi ne de ortaya koyacağı veriler, ne yasamı kolaylaştıracak ne de anlamlandıracak veriler değildir. Önceden yasanmış sıkıntıları dert edip bugünü daha da sıkıntı ve çekilmez hale getirmek, geleceğe yatırım yapıp günlük zevklerden mahrum kalmak gereksiz ve anlamsızdır.”( Duygulu,2006;s.16) Çingenelerin meslek kollarına bakıldığında, düzenli islerden çok geçici ve bağımsız diyebileceğimiz is kollarını benimseyip tercih ettikleri görülür. Bu biraz da onların hayat anlayışlarıyla ilgili bir durumdur. S. Kolukırık tezinde, Çingenelerin Avrupa’da yaptığı meslekleri söyle sıralamıştır: “Çingeneler, altın yıkayıcı, tencere yapıcı, çiçekçi, sepetçi, falcı, kalburcu, nalbant, terzi, inşaatçı, işkenceci, balıkçı, ayı oynatıcı, kasıkçı, demirci, badanacı, bıçak ustası, kılıç ustası, şerbetçi, çamaşırcı, ayakkabıcı ve cellât” gibi meslek kollarını yapmışlardır.(Kolukırık,a.g.e;s.38) Uğurlu ve Duru’nun İzmit’te yaptığı saha çalışması sırasında birebir görüşmeler sırasında alınan cevaplar da Çingenelerin neden bu tür mesleklere yöneldiğini kanıtlar niteliktedir. “İşe girerken ayrımcılık var. Bir iş iste, Romansan almıyorlar. Bakıyor kimliğine, soruyor nerede oturuyorsun, bakıyor Yenidoğan, Serdar Mahallesi, almıyor seni işe. İşte bizim Limoncular Mahallesi. Oradan giren Meclis Üyesi. Oradakileri işe hep çöpe, park bahçelere veriyor. Neden başka yer değil, evrakta değil, başka iş değil de çöp? Roman diye.
“(Uğurlu,Duru,2011,s.6)

2.6 Antropolojik Veriler Işığında Çingeneler
Çingenelerin toplumda farklı algılara sahip olmasının bir nedeni de görünüşleri ve tenleridir. Farklı coğrafyalara dağılmaları ve yüzyıllar süren genetik transferi taşımaları sebebiyle,göç ettikleri birçok bölgenin etkisini de hem kültürel hem fiziki özelliklerine taşımışlardır.Bu da antropolojik görünüşlerinde küçük de olsa birtakım evrilmelerin ortaya çıkmasına sebebiyet vermiştir. Kaynaklar sınırlı olsa da Çingeneler, fiziki ve biyolojik özelliklerine göre belli kaynaklarda tanımlanarak tanıtılmıştır. Ali Rafet Özkan, yaptığı çalışmada, Çingene görünüşlerini şu şekilde açıklar: “Çingeneler, bütün dünyaya yayılmış olmalarına rağmen yasadıkları her yerde dışlanan, horlanan marjinal bir grup olmaktan kurtulamamışlardır. Onları diğer insanlardan ayıran en bariz özellikleri, yaşayışlarının farklılığının yanı sıra, ten renklerinin diğer insanlardan daha koyu ve esmer oluşlarıdır. Genel Çingene tipolojisi; çoğunluğu orta boylu, çevik yapılı, 28

iri koyu siyah, bazen elâ ve mavi gözlü, kalın ve uzun kirpikli ve erkekleri pala bıyıklıdır. Ağızları ince ve zarif, dişleri beyaz ve düzgün, çeneleri yuvarlaktır. Alın sakakları dar, kafaları ise küçüktür. Saçları kıvırcık siyah renkli, uzun ve kalındır. Deri renkleri koyu esmerdir. Orta yasın üzerindeki kadınlar geniş kalçalı ve şişmandırlar. Gençleri düzgün, fiziki yapılı, sert adaleli ve kuvvetlidir”(Özkan;s.2) Angus Fraser Çingeneleri; esmer tenli, siyah saçlıdırlar diye tanımlar: “Fiziksel antropoloji uzmanı Prof. Eugène Pittard tarafından Çingeneler üzerine yapılmış en kapsamlı Antropometri araştırmasının sonuçları 1932’de yayımlanmıştır. Çingene halkının, bedenine göre oldukça uzun bacaklarıyla, ortalama Avrupa halklar ından biraz daha uzun olduğu sonucuna varmıştır; basları büyük ölçüde dolikosefal (“uzun kafalı”, yani oldukça uzun ve dar) bir yapıda olma eğilimindedir; siyah saçlara, küçükçe kulaklara, koyu renkli geniş gözlere ve uzun dar, düz burunlara sahiptir”(Fraser;s.29) Cep Üniversitesi’nden çıkan Çingeneler adlı çalışmada ise bu Çingene tipini daha farklı yönlerden irdelenir: “Yaşamlarındaki renk cümbüşü Çingenelerin algılanmasını da değiştirmiştir ve yasadıkları yere ve döneme göre farklı imgeler yüklenmiştir onlara. ‘Rüya gibi güzel, kâbus gibi korkunç türünden imgeler’ onların yaşadığı toplumdan uzaklaşmasına neden olmuştur. “yoksullukları, serserilikleri, Batı’da özgürlük anlamına gelecek, kültürlerinin yokluğu, kendisini kıskançlıkla saklayan gizemli bir bilime, eski yırtık giysileri ise döneme göre, Doğu’ya, Orta ve Güney Avrupa’yı çağrıştıran aslında zaman ve uzam içinde tarihlendirilmesi olanaksız ulusal giysilere dönüşecektir. Fiziksel özelliklerine, hatta tenlerinin renklerine varıncaya dek, kendilerine yakıştırılan imgeye uygun bir biçime bürünmeye çalışacaklardır”(Martinez,1992;s.11). Osman Cemal Kaygılı Çingeneler adlı kitabında, Çingeneleri tipini söyle çizmiştir. “Çingene, insanın tabiatına en yakın kalan cinstir. Zannedilir ki, bu tunç yüzlü ve fağfur dişli kır sakinleri, beşeri sekle istihale etmiş bir takım yeşil ağaçlardır. Çingene bizzat bahardır. Çocukluğumda gördüğüm bahardan bugün hatırımda kalan hayal; yeşil, kırmızı, sarı şalvarlar giymiş, şarkı söyleyen ve el çırpan bir alay genç ki içinde tahta zurna çalıp bu musikinin vahş i kahkahaları ardından müşabih akisleriyle vadileri inim inim inleten genç bir Çingenedir.”(Kaygılı,1972;s.5)

29

3. ÇİNGENE KATLİAMI (PROJMAS) 3.1 Tarihsel Gerçeklik İçinde Unutulmuş Bir Soykırım:Çingene Katliamı(Projmas)
Göç hem göç eden hem de göçe maruz kalanları karşılıklı olarak etkileyen bir olgudur. Göçün sonucu olarak ortaya çıkan iletişim sonucu karşılıklı kültürel alışveriş baslar; böylece kültürel zenginleşme ve yenilikler ortaya çıkar. Göç kavramının bu kadar olumlu örneğ i yanında, bu süreç de kimi zaman karsı karsıya gelen toplumların barışçıl görünümleri değişebilmektedir. Süreç içinde toplumlarda kültürel yozlaşmalar, kültürel şoklar ve kültürel değişmeler gerçekleşmektedir. Çingeneler, bu göçler sonucunda hem kendi kültürlerini zenginleştirmiş hem de karşılaştıkları toplumların kültürlerine farklılıklar katmışlardır. Tarih sahnesine bakıldığında neredeyse en barışçıl diyebileceğimiz topluluklardan biridir Çingeneler. Bu özelliklerinden dolayı kimi zaman büyük baskı altında kalmışlar, hatta Hitler Almanya’sında büyük zulümlere maruz kalmışlardır. Almanların yapmış olduğu soykırım sırasında 125 bin ile 500 bin arasında Roman ve Sintinin (genelde ‘Çingeneler’ olarak anılırlar) topluca katledildiğiyle ilgili nereyse hiçbir kitapta bahşedilmemiştir. “1933 Almanya’sında yasayan 35.000 Roman ve Sinti, yaklaşık 65 milyonluk Alman nüfusunun ancak % 0,05’ini oluştursa da, çoğunluğu oluşturan toplum tarafından toplumsal olarak marjinal, ekonomik açıdan verimsiz, suç isleme açısından ‘suça yatkın’ ve ırk açısından ikinci sınıf bir azınlık damgası yemişlerdir. Genelde hakim olan bu Roman karşıtı politikayı Nazi Partisi iktidarı daha da sıkılaştırdı. Romanların Alman ve Avusturya toplumundaki nüfus yoğunluğu 30 bin ila 35 bin kadardı ki bu 1933 yılı için toplam nüfusun binde beşlik dilimine denk geliyordu.( Ohanyan,2011) Almanlar ikinci sınıf olarak gördükleri kişilerin üremelerinin engellenmesi gerektiğini savundular ve ırk temizliğinin avukatı olarak soy kırıma yönelik entelektüel bir alt yapı oluşturdular ve Nuremberg yasalarını hazırlayıp 1935’de yürürlüğe koyup sınır dışılara başladılar(Uçum,2008;s.34)Alman etnolog Martin Block 1936’daki Zigeuner: ihr Leben und ihre Sele adlı çalışmasında … ırk olarak tanımladığı Çingeneleri yabancı insan, tas devri insanı, ilkel ırk olarak tanımlamıştır. Bu tanımlamalardan sonra Almanya’da yasayan tüm Romanların kayıt edilmesi için parmak izleri alındı ve adresleri kaydedildi. Bu çalışmala r 1938 ve 1939’ da Nazi kadrolarının Yahudilere uyguladığı kampanya kadar sert ve saldırgan olmuştur. 1939 ve 1940 yıllarda tehcir başlamış ve birçok Çingene bu sırada ölmüştür. Tehcir edilenlerin mal mülk ve servetlerine el koyuldu( Milton). Romanların 1933 yılı itibariyle tiyatro, sinema ve müzikhollerde çalışmaları yasaklanmıştı. Bu ve benzeri yasaklar toplumsal yaşama da hemen sıçrayıverdi. İtfaiye örgütünde ve spor kulüplerinde çalışmaları sınırlandırılmaya başlandı. 1936 yılında Romanların seçme hakları tıpkı Yahudilere olduğu gibi ellerinden alındı. 5 Temmuz 1936'da içişleri bakanlığı "Çingenelerle mücadele" adıyla bir genelge yayınladı.(Ohanyan,2011) Almanlar,1922-1945 yılları içerisinde,ari ırk (Race Hygiene) ideolojisi çerçevesinde, mükemmel bir Alman ari ırk yaratmak hedefiyle,diğer milletlerden veya etnik gruplardan olan 30

ve ari Alman olmayan 21 milyon insanı yok ettiler.Bu insanları,toplu olarak kurşuna dizerek , topyekun savaş şeklinde yaptıkları ve sivil asker ayrımı yapmadıkları saldırılarda,toplama kamplarında insanlar için yaptırılan özel fırınlarda toplu şekilde yakarak (Holocaust:yakılarak yok edilmek) ve özel olarak yaptıkları gaz odalarında toplu şekilde zehirleyerek ve insanları kısırlaştırarak (biyolojik soykırım)soykırıma uğraştılar.Bu genelge uyarınca yetkili kılınan Berlin polis şefliği, özellikle olimpiyat oyunları öncesinde genel bir "Çingene taraması" başlattı. Ohanyan’a göre 1936’dan sonra genelgenin yayınlanmasıyla beraber Berlin kanalizasyon alanı Marzahn'da bir "Çingene kampı" kuruldu.Romanlar herhangi bir yasal takibat olmaksızın, sorgusuz sualsiz zorla bu kampa tıkıldılar.Kampta toplanan Romanların bir bölümü Berlin'deki vagonlarda yatıp kalkanlardandı, buna karşın birçoğu yerleşik hayata çoktan geçmiş normal evlerde yaşayan hatta at tüccarı, sirk sanatçısı, seyyar satıcı gibi sabit bir mesleği olanlardı.1937 ve 38 yıllarında çalışma yasakları artarak devam ediyor, postaneleri ve tren garlarını da kapsıyordu artık. Durum daima daha kötüye doğru ivme kazanıyor, Romanların sosyal yaşamla ilişkileri kesiliyordu. Yasaklar restoranları, havuzları, marketleri, sinemaları, tramvayları ve hatta hastaneleri de kapsıyor, çocukların okula gitmeleri engelleniyor, sürücü lisansını almaları dahi imkansız hale getiriliyordu.(2011) Almanlar,ikinci dünya savaşı arifesinde ve savaş süresince yaptıkları soykırımlarda,ari ırk(race hygiene) ideolojisini,özellikle üstün ırk(herenvolg) ve üstün insan (übermentsch) yaratmak ve bu ideolojiyi ,Alman sağlık,sosyal ve kültür politikalarına yerleştirmek için,özellikle,aşağı ırktan olarak tanımladıkları iki grubu hedef alarak seçtiler.Almanlar tarafından 1933 yılından itibaren özellikle soykırıma uğratılan bu grupları tanımlarsak, bunlar,Avrupa’nın her yanında dağınık olarak yaşayan,Avrupalılardan farklı kültür ve geleneklere sahip Çingeneler ve din bazında tanımlanan Yahudilerdi.Yahudilere ve Çingenelere karşı 2.Dünya Savaşı’nda Almanlar tarafından yapılan soykırımlarda,eldeki verilere bakıldığında 500.000 ila 1.5 milyon arasında Çingene ve Avrupa Yahudilerinin üçte ikisi olan 6 milyon kişi hayatını kaybetti.(Yürükel,2005;s.80) 1925 yılında,Almanya’da yapılan,”Çingene Sorunu” adlı bir konferansın arkasından çıkarılan bir kanunla,toplum için tehlike yarattıkları gerekçesiyle,her yaştan Çingenen in kayıtları yapılarak polis tarafından arşivlenmesi ve işi olmayan Çingenelerin derhal çalışma kamplarına gönderilmesi kararı alındı.1927 yılında ise,her Çingenenin kimlik kartı taşıması zorunlu kılındı.1929 yılına gelindiğinde,Almanya’nın Münih kentinde “Almanya’daki Çingenelere Karşı Mücadele Merkezi” oluşturuldu.Bu merkez çok geniş yetkilerle donatıldı. Bu ırkçı merkezin fiili olarak çalışmaya başlamasıyla birlikte, daha Nazilerin iktidara gelmesinden on gün önce , iktidardaki Alman hükümeti tarafından alınan bir kararla, tüm Alman vatandaşlara tanınan haklar Çingenelerin ellerinden alındı.(Yürükel,2005;s.80) ABD eski Adalet Bakanı ve araştırmacı bir hukukçu olan Ramsey Clark,İkinci Dünya Savaşı öncesi ve süresince Çingeneler’in kayıpları için şunları ifade etmekteydi: “Çingenelerin bir buçuk milyon insan kaybı var.Ama kimse onlara herhangi bir tazminat ödemiyor ve bundan da söz edilmiyor...1934’lerde ve sonrasında Çingeneler,dünyadaki yerli halklardan en çok acı çekeni olmasına rağmen en az önemsenenidirler ve kimse bu konuya değinmiyor.” Eylül 1935’te çıkartılan,Nürenberg Alman Kanı’nı ve Irkı’nı Koruma Kanunu çerçevesinde ,Almanyada,ari ırktan olmayanların ari ırktan olan Cermenler ve Nordiklerle 31

(İskandinavlar) evlenmeleri yasaklandı.Kanuna göre ari ırktan(aryan-üstün ırktan) olanların :Çingenelerle,zencilerle ve onların “gayri meşru” çocuklarıyla ilişki kurması yasaklandı. Bazı Nazi antropologlarının Çingenelerin esasında Hindistanı işgal eden ari ırkın mensupları olduklarını ve şimdi geri döndüklerini iddia etmeleri,Hitler’in Çingeneleri yok etme planıyla çeliştiği için,Çingenelerin Naziler tarafından katledilmelerini bir süre duraksattı.Çingenelere yönelik bu ikircikli durum,ünlü birimi profesörü Hans Gunter tarafından da dile getirildi. Hans Gunter bu konuda şöyle diyordu: “Çingeneler,hakikaten de esas geldikleri Kuzeyli vatanlarından(Alman ve İskandinavya ülkelerinden) çok çok geride kalmışlar ve birgün bu bölgelerin en alt toplumlarını oluşturmuşlardır.Onlar,başka ülkelere göü itibariyle,etrafında kaldıkları ve beraber oldukları toplulmlarla kanları karışarak deforme ve doğulu bir toplum olmuşlardır.Bu onların Batı Asya ırklarının ,Hindistanlının,Orta Asyalının ve Avrupalıların süzgecinden geçerek ve karışarak meydana geldiklerini göstermektedir.” Bu konuda Nazi önderlerinden Heinrich Himmler ise ,Çingenelerin ari ırka ilişkin olarak,ırki yapılanmalarındaki soruların ortadan kaldrıılması için “araştırılmaların ivedilikle yapılmasını ve bu şüpheli sorunun(Çingenelerin ari ırktan olup olmadıkları) ortadan kaldırıldığı zamana kadar,içlerinden ‘ari çingene’ olanların göçer yaşamlarını sürdürmeleri engellenmemelidir.” talimatını veriyor ve şöyle diyordu: “Alman devleti ve toplumunun homojenliğinin sağlanması ve korunması için,Almanların,yarı ya da tam Çingenelerden gelebilecek bir dejenerasyona uğramaması için fiziki oalrak ayrılmaları gerekmektedir.” 1936 yılında Berlin’deki Kaiser Wilhelm Enstitüsü’nden ve Tübingen Üniversitesi’nden ,başkanlığını psikaytr Dr.Robert Ritter’in yaptığı, Eva Justin ve Sophie Erhart’ın oluşturduğu üç kişilik Almanya Sağlık Bakanlığı’na bağlı Ari Irk ve Toplum Biyolojisi Araştırmaları ekibi tarafından ,30 bin Çingene üzerinde yapılan kan ve iskelet tahlillerindeki genetik sınıflandırılmalar, Çingene olarak tespit edilmeyenlerin ‘NZ’ yüzde yüz Çingeneo alrak tespit edilenlerin ‘Z’ oalrak işaretlenmesini doğurdu.Almanya’da 1933 ylıında çıkartılan bir kanunla Alman ari ırkının kurulması için Çingenelerin,12 yaşından başlayarak zorunlu olarak hızlı bir şekilde kısırlaştırılması öngörüldü.Eldeki verilere göre,Nazi Hükümeti tarafından yapılan bu zorunlu kısırlaştırma kampanyasında,Çingenelerin %93’ü ksırlaştırıldı. Kısırlaştırma ameliyatlarında birçok Çingene hayatını kaybetti.
(Yürükel,2005;s.82 )

Almanlar, Çingeneler üzerinde tam denetim sağlamak için 1934 -36 yılları arasında, Çingene ırk konusunda önlem alarak Alman ari ırkı(üstün ırk)için sosyal olmayan uyuşuk tehlikeli ve zararlı insanlar olarak gördükleri bu insanları Köln, Frankfurt, Höherwek, Berlin, Marzahn ve Düsseldorf’da özel olarak yapılan enterne kamplarına tercih ettiler.1936 yılından itibaren Alman makamları aşağı ırktan olduklarını ,suçlu ve tehlikeli olduklarını söyledikleri Çingenlerin mahkum işgücü olarak çalıştırılmak amacıyla,Dachau(1936 yılında), Buchenwald,Sachsenhausen,Mauthausen(1938 yılında ), Lackenbach ve Polonya’daki(1940 yılında) toplama kamplarına tehcir etmeye başladılar.1938 yılından itibaren ise, Çingenelerin,Almanya’daki toplama kamplarına tehcirine paralel olarak, (Burgenlan’da) 32

toplama kamplarına tehcir edildi.1939’daki Polonya’daki toplama kampına ilk etapta 2500 Alman Çingenesi, Lackembach’dakine ise 2000 Avusturya Çingenesi;1942 ve 43 yıllarında ise özel oalrak Alman Çingeneleri için yapılan Auschwitz -Birkenau BLL’de Çingene Aile Toplama Kampı’na ilk önce 10 bin bunu takiben,Avrupa’nın çeşitli ülkelerinden 29946 Çingene daha tehcir edildi.Çingeneler Auschwitz-Birkenau BLL’de çok kötü şartlarda yarı aç olarak,angarya ve işkence altında,mahkum işgücü olarak çalışarak hayatta kalmaya çalıştılar. Nazilerin ırkçı ideolojisi, Çingeneleri de "yok edilmesi gereken aşağı ırklar" kategorisine dahil ediyordu. Nazilerin iktidara gelmesiyle birlikte, Almanya'da yaşayan Çingeneler üzerinde de baskı politikası başladı. Sanat yetenekleriyle ve özgün yaşam tarzlarıyla dünyanın pek çok ülkesinde kültürel bir renk olarak kabul edilen ve hoş görülen Çingeneler, Nazi Almanya'sında insanlık dışı bir nefretin hedefi oldular. Alman Sağlık Bakanlığı'nın Irk Araştırmaları Bölümü'nden Eva Justin tarafından 1936 yılında hazırlanan bir doktora tezi, Çingeneleri "Alman ırkının saflığı için çok büyük bir tehlike" olarak tanımlıyordu. 14 Aralık 1937'de yayınlanan bir karar ise Çingeneleri "iflah olmaz suçlular" olarak tanımladı ve Alman toplumundan izole edilmelerini karara bağladı. 1938'in başından itibaren de, Çingeneler Nazi görevlileri tarafından yakalanıp toplama kamplarına gönderilmeye başladılar. Buchenwald kampında Çingeneler için özel bir bölüm oluşturuldu. Mauthausen, Gusen, Dautmergen, Natzweiler ve Flossenburg kamplarına gönderilen Çingenelerin de çoğu buralarda katledilecekti. Bir yandan da Çingenelere yönelik zoraki bir kısırlaştırma programı uygulamaya kondu. Düsseldorf-Lierenfeld'teki bir hastanede yapılan ameliyatlarda, Ç ingene olmayan erkeklerle evlenen Çingene kadınlar zorla kısırlaştırıldı. Kısırlaştırma, hastanın üreme organlarının cerrahi müdahale ile kesilip alınması anlamına geliyordu ve korkunç acılar veren bir işlemdi. Bazı hastalar kısırlaştırma sırasında hayatlarını yitirdiler. Özellikle de hamile kadınlar üzerinde yapılan kısırlaştırma ameliyatlarının çoğunda hastalar öldü .(Novitch,1984) 1938 yılında Nazi Almanya'sının ikinci adamı olan SS Şefi Himmler "Çingene sorununa el koydu ve daha önceden Münich'te bulunan Çingene İşleri Merkezi'ni Berlin'e taşıttı. Bundan sonra Çingenelerin yok edilmesi de, aynı Yahudilerin yok edilmesi gibi, Nazi Almanya'sının hedeflerinden biri haline gelecekti. Çingenelerin ‘toplu imhası’ 1941 Sonbaharı'nda başladı. Bu dönemde Çingeneleri bulmak, öldürmek ya da toplama kamplarına göndermek için özel Einsatzgruppe timleri kuruldu. Almanya'dan on binlerce Çingene (kadın, yaşlı, çocuk ve bebek dahil) Polonya'ya ve oradan Belzec, Treblinka, Sobibor ve Majdanek toplama kamplarına gönde rildiler. Hollanda, Fransa ve Belçika'dan yola çıkarılan 30 bine yakın Çingene de Auschwitz'e gönderildi. Bu insanların çok büyük bir bölümü Naziler tarafından öldürüldü. Auschwitz Müzesi Tarih Bölümü Müdürü Dr. Franciszek Piper'e göre, Auschwitz'in bir parçası olan Birkenau'ya "23 bin Çingene transfer edilmiş ve bunların 21 bini öldürülmüştü; Çingenelerin öldürülme oranı Yahudilerden çok yüksekti, Bu gün Yahudilerin çoğunlukla rüşvet karşılığında Filistine taşındığını, savaş öncesi 7500 kişi olan Filistin'deki Yahudi sayısının Savaş sonrası 39.000 olduğunu biliyoruz. Auschwitz kumandanı Rudolf Hess'in anılarında yazdığı gibi, öldürülen bu Çingenelerin arasında "çok sayıda çocuk, yaşı neredeyse yüze varan ihtiyarlar ve hamile kadınlar" vardı. Çingeneler de aynı Yahudiler gibi Nazilerin toplu yok etme planının hedefi oldular. 33

Yahudilere uygulanan tüm katliam araçları Çingenelere de uygulandı. Einsatzgruppe timleri, Çingeneleri de buldukları yerde öldürdüler. UNESCO yayınları arasında yer alan "N azi Terörünün Çingene Kurbanları" başlıklı bir makalede, bu konuda şu bilgiler verilir: Polonya'da ve Sovyetler Birliği topraklarında Çingeneler hem ölüm kamplarında hem de açık arazide katledilmişlerdir... Nazilerin geçtikleri her yerde Çingeneler tutuklanmış, sürülmüş ve öldürülmüştür. Yugoslavya'da Yahudilerin ve Çingenelerin idamları 1941 Ekimi'nde ormanlık alanlarda yürütülmüştür. Köylüler, idam yerlerine götürülmek için kamyonlara yüklenen çocukların ağlayışlarını ve çığlıklarını hala hatırlamaktadırlar.(Novitch,1984) Ne kadar Çingene'nin Naziler tarafından öldürüldüğünü tespit etmek zordur. Yine de rakamlar bir fikir vermektedir. Tarihçi Raoul Hilberg'e göre soykırım öncesinde Almanya'da 34 bin Çingene vardır ve bunların çok büyük bölümü öldürülmüştür. Rusya, Ukrayna ve Kırım'daki katliamlardan sorumlu olan Einsatzgruppen raporlarına göre ise, bu ülkelerde yaklaşık 300 bin Çingene katledilmiştir. Yugoslav makamlarına göre, sadece Sırbistan sınırları içinde 28 bin Çingene öldürülmüştür. Polonya'daki kurbanlar içinse tahmin dahi yapılamamaktadır. Tarihçi Joseph Tenenbaum, toplamda en az 500 bin Çingene'nin Naziler tarafından öldürüldüğünü bildirmektedir. Bazı tarihçiler ise, bu rakamın 1 milyona kadar çıkabileceği görüşündedir.(Churchill,1997) Bu büyük trajediye rağmen, Çingene soykırımı çoğu zaman görmezden gelinmektedir. Soykırımı anlatan kitaplarda, filmlerde, makalelerde Çingene soykırımı ya hiç belirtilmemekte veya önemsiz bir konu gibi geçmektedir. Çünkü bu filmleri, panelleri, kitapları, görsel ve yazılı senaryoları genelde Yahudiler hazırlamaktadır. Gerçek Çingene nüfusunu ortaya koyacak olurlarsa kendileri hakkında gösterdikleri sayının çok abartıldığı ortaya çıkacaktır. Evet Yahudiler katliama uğramış olsa bile çoğunlukla Filistin'e bir şekilde gelmişlerdir. Çingenelerin böyle bir yolculuğu sağlayacak parası ve örgütlenmesi yoktu, yerinde kalarak makus talihine teslim olmuşlardır. Oysa Çingenelere yapılan muamele ile Yahudilere yapılan muamele arasında fark yoktur. Her iki grup da 1936'daki Nuremberg kanunları tarafından Alman toplumundan dışlanmıştır. Nazilerin toplu imha kararı da yine her iki grubu birden hedef almıştır. Soykırım konusunda en yetkili Nazilerin arasında yer alan Adolf Eichmann, "Yahudi sorunu ile Çingene sorununun birlikte ve aynı anda çözülmesi gerektiğini" yazmıştır ki, bu her iki halkın da yok edilmesi anlamına gelmektedir. Gerek toplama kamplarında gerekse işgal altındaki bölgelerde, Çingeneler acımasızca katledilmiştir. (Churchill,1997) Eldeki verilere göre sadece 21 Eylül 1939 tarihinde, güvenlikten sorumlu, Reinhard Hyderich’in talimatıyla 30 bin Alman ve Avusturya Çingenesi Alman işgali altındaki Polonya topraklarına tehcir edildi. Naziler artık Çingeneler konusunda aldıkları kararla ,aynen Yahudile r konusunda olduğu gibi Çingenleeri de aşağı ırk oalrka kabul ettiler ve onların da yok edilmesi uygulamasına geçtiler. 18 Aralık 1938 tarihinde, Alman-Nazi liderlerinden Henrich Himmler imzalı ‘Çingene 34

Sorunu İçin Nihai Çözüm’ adlı bir emirle, Çingenelere karşı sistemli olarak gerçekleştirilecek fiziki soykırım uygulamasının ,teorik ve planlı hazırlıklarına başlandı.14 Eylül 1942’de ise,Nazi’lerin Adalet Bakanı Otoo Thierack’ın bir toplantıda yaptığı açıklama ve bir bildirgesiyle ‘Yahudiler ve Çingenelerin hiç bir şey gözetilmeden ‘ katledilmesine başlandı. Çingeneler,1940 yılından itibaren toplu katliamların çok yoğun bir şekilde yapılması için deneylerde kullanılmaya bağladılar. Almanlar , Alman Soykırım Teknolojisi’nin geliştirilmesi için yapılan ,kimyasal ve biyolojik deneylerle ilgili olarak, gaz’la (Zyklon-B) toplu şekilde insanları öldürme denemeleri yapmak için ilk olarak 1940 yılında Buchenwald’daki toplama kampında,kobay olarak seçilen 250 Çingene çocuğu üzerinde zehirli gaz denediler. Almanlar’ın,Çingenleri gazla katletme uygulaması , 1943 yılında, Çingenleri toplu olarak, Auschwitz toplama kamplarına tehcir ettikten sonra katlanarak sürdürüldü.En büyük Çingene katliamının yapıldığı 1 Ağustos 1944 tarihinde Çingenelerin Gecesi (Zigeuner nacht) diye bilinen gece binlerce Çingene Almanlar tarafından gaz odalarında ve insan fırınlarında katledildi. Araştırmacılara göre, toplama kamplarında çoğunluğu kadın ve çocuk 6432 Çingene ari ırk yaratmak için deneyler yapan Nazilerin ünlü ari ırk do ktoru Dr. Josef Mengeler tarafından toplu olarak öldürme deneylerinde katledildiler. Auschwitz’de geniş alana yayılan Nazi toplama kampında şartlar o kadar ağırdı ki bir yıl içerisinde çalıştırılmak için tehcir edilen 24 bin Çingene’den geriye sadece 7 bin Çingene ;savaşın bitmesine az bir süre kaldığında ise,ayrıca tehcir edilen 30 bin Çingene’den sadece 3 bin Çingene hayatta kaldı.Başka bir veriye göre hiçbir Çingene Auschwitz’den sağ çıkamadı. Naziler yaptıkları bu insanlık dışı işi güya bilimsel niteliklerle yaptıklarını göstermeye çalışıyorlardı.Bu anlamda, Josef Mengele adlı Nazi Doktorunun Austcwitz toplama kamplarında Çingeneler üzerinde aptığı ‘Irki Deneyler’ ile serumların geliştirilmesini amaçlayan tıp bilgisini geliştirmek için Sachesenhausen kurumundan , Werner Fischer’e verdiği talimatla da Çingeneler üzerinde bu konuda da deneyler yapılmasını ve sonuçların ortaya çıkarılmasını istiyordu.Çingenelere ilişkin paralel yapılmakta olan bu deneyler sürerken, Strasburg Üniversitesinden araştırmacı August Hirt de aşağı Yahudi ırkından kabul edilen insanlar üzerinde aynı prensiplerle araştırmalar yapmaya başlamıştı. İkinci Dünya Savaşı sonuna ve İsrail devletinin kuruluşuna kadar, Çingeneler gibi belli bir siyasi,coğrafi bir alanda yoğunlaşamayan Yahudiler de Çingeneler gibi Avrupa’da küçük azınlıklar olarak ve çeşitli coğrafi alanlarda yaşıyorlardı.Yahudilerin Çingenelerden en önemli farkı ise Yahudilerin Çingenler gibi göçer olmaktan çok şehirlerde,kasabalarda ve köylerde yerleşik bir şekilde yaşayan,siyaseti ve ticareti bilen ve ileri derecede eğitimli bir dini toplum olup ibadete dayalı merkezlerde,organik bağı kuvvetli bir örgütlenme içerisinde yaşamalarıydı.. Soykırımdan kurtulan Soykırım Tarihi Profesörü Saul Friedlander’se Çingenelere karşı ilk girişimi şu sözlerle dile getirmişti: “Berlin polisi Berlin Olimpiyatları’nı bahane ederek 1936 yılı mayıs ayında yüzlerce Çingene’yi tutukladı ve aileleri at, araba ve diğer eşyalarıyla birlikte, bir tarafında çöplüğün diğer tarafında mezarlığın bulunduğu Marzahn ‘dinlenme yeri’ne götürdü. Kısa bir süre 35

sonra dinlenme yerinin çevresi dikenli tellerle çevrildi. Aslında Berlin’in bir banliyösünde Çingeneler için bir toplama kampı oluşturulmuştu. Birkaç yıl sonra Marzahn’dan ve kısa süre içinde diğer Alman kentlerinin yanı başlarında oluşturulan benzer dinlenme yerlerinden binlerce Çingene doğudaki imha kamplarına gönderildi.”(Bruchfelt ve Levine,1998,s.38) 1974 yılında Londra’da yapılan 1. Dünya Çingeneleri Milli Kongresi’nde Zarko Jovanovic tarafından bestelenen şarkı Çingenelerin milli marşı olarak kabul edilmiştir. Hitler’in katlettiği 350 bin Çingene için yakılmış bir ağıttır. Biraz da bu yüzden klasik marşlara benzemez. Rusçada C sesi olmadığından C harfi yerine DJ kullanılır, bu nedenle Celem, Djelem olmuştur ve bu şekilde de dünyaya yayılmıştır. Şarkının adı gibi grubun adı da Celem’dir. Bir Ukraynalı, Bir Romanyalı, bir Fransalı, bir Kanadalı üç erkek bir kadından oluşan Çingene grubudur. “Djelem, djelem, lungone dromensa Maladilem baxtale Romensa Djelem, djelem, lungone dromensa Maladilem baxtale Romensa. Ay, Romale, Ay, Chavale, Ay, Romale, Ay, Chavale. Ay Romale, katar tumen aven Le tserensa baxtale dromensa Vi-man sas u bari familiya Tai mudardya la e kali legiya. Aven mansa sa lumiake Roma Kai putaile le Romane droma Ake vryama - ushti Rom akana Ame xutasa mishto kai kerasa. Ay, Romale, Ay Chavale, Ay, Romale, Ay Chavale. Yürüdüm yürüdüm uzun yollar boyu Ne güzel ki Romanlarla tanıştım Uzaklara çok uzaklara gittim Ey Romanlar ey çocuklar Romanlar nerden geldiyseniz Şanslı yollar boyu çadırlarınız Benim de büyük kalabalık bir ailem vardı Kötü bi grup insan öldürdü onları Gelin benimle Dünya Romanları Romanların yolunun açıldığı yerlere Şimdi ayağa kalkma zamanıdır Romanlar Ey Romanlar ey çocuklar... “ Berlin'de Holocaust'ta katledilen yaklaşık yarım milyon Romanın anısına bir anıt açıldı. 36

Tiergarten parkında yer alan anıtın açılışına Almanya Şansölyesi Merkel de katıldı. Ülkede Roman soykırımı uzun yıllar süren sessizlikten sonra 1980'lerde gündeme gelebilmişti. 1992'de İsrailli sanatçı Karavan tarafından tasarımı yapılan anıt yıllarca süren tartışmalardan sonra sonunda açılabildi. (Spiegel,2012)

Resim 2: Roman Soykırımı Anıtı Açılış Merasimi –Berlin

Resim 3:Roman Soykırımı Anıtı – Berlin 37

Türkiye’deki Çingenelerin de bu katliama sessiz kalmadığını çeşitli haber sitelerinden bilmekteyiz. Nitekim, Edirne Roman Dernekleri Federasyonu Başkanı Erdem Güyümgüler, Çingene katliamını dini literatürlerine göre anmayı tercih etmiş ve Çingenelerin yoğun olarak bulunduğu Edirne’de ,Selimiye Camiinde Çingene Soykırımını anmak amacıyla Müslüman toplumlar arasında bir gelenek olarak kabul edilen ve ölülerin arkasından bir tür tören şeklinde okutulan “Mevlit Töreni”ni düzenlemiştir. Erdem Güyümgüler , yapılan anmaya istinaden şöyle demiştir : “'8 Nisan Dünya Romanlar Günü 1941, yılında, Naziler tarafından yaklaşık 1,5 milyon Çingene’nin katlediliş yıl dönümüdür. Biz de bu nedenle Selimiye Camisi'nde mevlit okutmaya karar verdik. Türkiye'de bazı bölgelerde müzik ve eğlencelerle kutlanıyor. Bize göre bu günün eğlence yapılarak değil, dualar okunarak anılması gerekir'' dedi.(sondevir.com,2013) Çeribaşı Fikri Ocak ise, Dünya Romanlar Günü'nün de eğlence yerine dua edilmesi gerektiğini belirterek katliamda ölen tüm Çingenelere Allah'tan rahmet diledi. Çingene Soykırımı, Türkiye’de farklı isimlerle kurulan derneklerin katılımıyla kutlanmaya devam ediyor. Soykırımı benimsemiş olan Çingeneler, Türkiye’de de çeşitli etkinliklerle bunu gerçekleştiriyor. Söz konusu haberlerden biri, Fırat Kültür Merkezinin ev sahipliğinde düzenlenen bir organizasyon. Haberin içeriğinde şunlar paylaşılıyor: “İstanbul'daki programı Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı'na bağlı Kültürlerarası Diyalog Platformu, Türkiye Roman Dernekleri Federasyonu ve Fatih Belediyesi ortaklaşa düzenledi. Anma programına AK Partili milletvekilleri, gazeteciler, yazarlar ve sivil toplum kuruluşlarının temsilcileriyle çok sayıda Roman vatandaş katıldı. Türkiye'de yaşayan Romanlar Nazi rejimi yıllarında soykırıma uğratıldı. Sadece Almanya'da 550 bin civarında Roman katledildi. Programda o döneme ait görüntülerin olduğu sinevizyon gösterildi.Hayatını kaybedenler için dualar edildi. Birleşmiş Milletler kararları çerçevesinde 8 Nisan tarihi, 1990 yılından beri Dünya Romanlar Günü olarak kabul ediliyor.”(samanyoluhaber.com,2013).

3.2 Soykırımın Kronolojisi
Yıl 1496: Hümanist düşünce zirvede olduğu bir yüzyılda Almanya’nın Romanları (Çingene): Hıristiyan ülkelerde çocuk kaçıranlar, haydutlar, cadılar, veba taşıyıcıları, Türklerin maaşlı casusları olarak ilan edilir. Yıl 1710: Akıl ve aydınlanma çağı. Prag’da, yetişkin Çingenelerin yargısız bir şekilde idam edilmesi fermanı çıkarılır. Bunlar özürlü gençler ve kadınlardır. Çingenelerin Bohemya’da sol, Moravya’da sağ kulakları kesilir. Yıl 1899: İlerleme ve modernlik dorukta. Bavyera Polisi, Çingene Sorunları Özel Birimi oluşturur. Bu bölüm 1929 yılında, Ulusal Merkez kategorisine yükseltilir ve Münih’e transfer 38

edilir. Dört yıl sonra, bu ülkenin ve Orta Avrupa’nın toplama kamplarında yarım milyon Çingene öldürülür. Yıl 1941:Avrupa’da,Nazi Almanyasıyla beraber 1,5 milyon Çingenel katle maruz kalır. Yıl 2010: İdeolojilerin ve tarihin sonu (aynen böyle). İtalya (devletin doğmasına neden olan yer) ve Fransa’da (entelektüelliğin dünya merkezi) her iki hükümet in tüm kabinesi (güçlü bir halk desteğiyle, yani, demokratların), Çingeneleri şüpheli olarak fişler. Bulgaristan ve Romanya’dan binlerce Çingene sınır dışı edilir. Romanların trajedisi Balkanlar’da başladı. XV. yüzyıl ortalarında, Prens Vlad Dracul (veya Şeytan, Türklere karşı direnişin ulusal kahramanlardan biri) Bulgaristan’da yaptığı bir savaştan 12 bin köle Çingeneyle geri döndü. Bu arada, Kont Dracula’nın gizemli sürücüsü bir Çingeneydi. Alman nüfusunun sınıflandırılması konusunda Nuremberg yasalarını hazırlayanlardan biri olan Doktor Hans Globke, Çingenelerin yabancı (garip; ç.n.) bir kana sahip olduğunu açıklar (1935). Bu yabancılar nerelidir? Profesör Hans F. Guenther ise, çinge nelerin bilimsel olarak Aryan kökenli olduklarını inkâr etmeksizin onları ayrı bir kategoride sınıflandırır: Rassengemische (karışımı belirsiz). Eva Justin doktora tezinde (Almanya Sağlık Bakanlığının ırk araştırma bölümünün doktoru Robert Ritter’in yardımcısı), Çingene kanının saf Alman ırkı için son derece tehlikeli olduğunu ileri sürer. Dr. Portschy ise Hitler’e onların zorunlu çalıştırılması ve Alman köylüsünün saf kanının tehlike altında bulunması sebebiyetiyle Çingenelerin kitlelerden arındırılmalarını öneren bir bildiri gönderir. Kronik suçlular olarak nitelendirilen Çingeneler, kitleler halinde tutuklanmaya başlanır ve 1938 yılından itibaren Buchenwald, Mauthausen, Gusen, Dautmergen, Natzweiler ve Flossenburg kamplarındaki bloklara hapsedilir ler. Ravensbruck’ta, Gestapo Şefi (SS) Heinrich Himmler’e ait bir kampta, tıbbi deneylere tabii tutulan Çingene kadınların öldürülmeleri için özel bir yer yapılır. 120 Çingene kız çocuğu toplumdan yalıtılır. Dusseldorf-Lierenfeld Hastanesinde, Çingene kadınlar, Çingene olmayanlarla evlendirilerek dezenfekte edilir. Binlerce Çingene, Belçika, Fransa ve Hollanda’dan sınır dışı edilerek Auschwitz’e sürgün edilir. Robert Hoess (Auschwitz komutanı) anılarında, sınır dışı edilen Çingeneler arasında neredeyse asırlık yaşlılar, hamile kadınlar ve çok sayıda çocuğun bulunduğunu anlatır. Lodz gettosunda (Polonya) koşullar o kadar olağanüstüydü ki 5 bin Çingeneden hiçbiri hayatta kalamaz. Polonya’da bulunan Treblinka, Sobibor, Maidaneck ve Belzec kamplarında 30 binden fazla Çingene öldürülür. Almanya’nın Sovyetler Birliği’ni (Ukrayna, Kırım ve Baltık ülkeleri) işgali sırasında Naziler, 1941 yılının Noel arifesinde, 800 kadın çocuk ve erkeği kurşuna dizer. Yugoslavya’da Jajnice ormanında, Yahudiler ve Çingeneler aynı şekilde katledilirler. Köylüler, öldürülecekleri yerlere götürülen Çingene çocuklarının çığlıklarını hala unutamıyorlar.

39

Einsatzgruppen’in (Alman ordusunun mobil imha devriye kolunun) kayıtlarına göre Sovyetler Birliği’nde 300 bin, Yugoslavya’da 28 bin Çingene öldürülür. Avustralyalı tarihçi Raoul Hilberg, savaştan önce Almanya’da 34 bin Çingene’nin yaşadığını tahmin eder ve bunlardan ne kadarının hayatta kaldığı ise bilinemez. İmha kamplarında, Çingeneleri sadece müziğe olan sevgileri az da olsa teselli edebiliyordu. Auschwitz’de açlar ve bitlenmiş olanlar, bir müzik aleti çalmak ve çocukları dans etmeye teşvik etmek için bir araya geliyorlardı. Aynı zamanda Polonya’nın Nieswiez bölgesinde, direniş savaşı veren Çingene gerillalarının cesaretleri de bir efsane olmuştu. “Benim de büyük kalabalık bir ailem vardı / Kara Lejyon öldürdü onları / kadınlar ve erkekleri dört parçaya ayrıldılar / aralarındaki küçük çocuklar da dâhil olmak üzere “(Gelem gelem adlı Çingene marşından bir dörtlük). Roman halkının tılsımlara (talisman) olan tutkusu, asimilasyon, sınır dışı ve imha edilme taleplerini haklı kılacaktı. Romanların üç ismi vardır: bunlardan birincisi yaşadıkları ülkenin kimlik belgesindeki, diğeri cemiyete ait olanı ve üçüncüsü ilk doğduğu aylarda annesinin kulağına fısıldadığı isimdir. Bu gizli ad, onları tüm kötülüklere karşı korumak için bir tılsım görevi yapacaktır. Müttefik ülkeler savaştan sonra Nazi devletini yıktılar ve onun liderlerini insanlığa karşı işledikleri suçlar nedeniyle yargıladılar ( Nuremberg, 1945-1946). 1950 yılı başlarında, katliamlar nedeniyle tazminatlar ödenmeye başlandığı zaman yeni Almanya devleti yalnız Yahudilerin tazminat hakkı olduğuna karar verdi. Kendilerini savunacak bir siyasi organizasyona sahip olmayan Roman (Çinge ne) halkları göz ardı edildi ve dışlandı. Konrad Adenauer’in demokrat hükümeti, 1943 yılı öncesinde Romanların imha edilmesine karşı alınan önlemleri devletin yasal politikası olarak değerlendirdi. Fakat hayatta kalanlar bu yılda bir kuruş para alamadılar. Bavyera kriminal polisi, Çingeneler konusunda uzman Nazi Doktor Robert Ritter’in arşivinin başında hala görevde. Savaştan sonra suçlu bulunmayan Ritter, akademik çalışmalarına geri dönmüş ve 1951 yılında da intihar etmişti. Sosyal Hıristiyan Şansölye Helmut Kohl, Çingene katliamını, daha yeni, 1982 yılında kabul etti. Zamanında başvursalardı çoğunluğu tazmin hakkına sahip olacaklardı fakat zaten öldüler. Buna karşılık, İsviçre’nin yenishes’lere (Heidi’nin ülkesinde Çingenelere böyle deniyor) karşı öfkesi daha da arttı… Sır mı? Neredeyse yarım asırdır (1926’dan beri) polis ve din adamlarının yardımlarıyla ve çok saygın Pro -Juventute (Gençlik Öncesi) kurumunun Çocuklara Yardım Yolu Çalışmasıyla 600’den fazla Roman çocuk ailelerinden koparıldı. Göçebelik musibetinin üstesinden gelmeye vahşice karar veren, bu işe ön ayak olan ve yöneten Dr. Alfred Siegfried (1890-1972) bir psikopattı. Siegfried, faaliyetlerine ilişkin bir raporda “…göçmenlik bazı hastalıklar gibi tehlikelidir, çoğunlukla kadınlara bulaşır… bütün Çingeneler kötüdürler, yalan söylerler, hırsızlık yaparlar…” der. Resmi destek 1967 yılına kadar sürdü ve 1973 yılında bitirildi. Fakat 1987 çıkarılan bir yasaya göre onların Çingene çocuklarına yaptıkları tüm tıbbi deneylere ilişkin her şey 40

incelenecek… yüzyıl içinde. İsveç Konfederasyonu, 1996 yılında, serserilik ve ihmal tehdidi altındaki çocukları korumakla yükümlü Pro -Juventute kuruluşunun bu olaylarda mali, siyasi ve ahlaki sorumluluğu bulunduğunu kabul etti. Dünya Çingene nüfusunun (12–14 milyon arası) üç çeyrekten daha fazla bir kısmı Orta ve Doğu Avrupa’da yaşıyor. Ama Çingeneler yalnızca Tito’nun Yugoslavya’sın da Arnavutlar, Makedonlar ve Hırvatlarla eşit haklara sahip bir azınlık gibi tanınma hakkını elde edebildiler. Ancak 1990’lı yıllarda, Balkanların yeniden yapılandırılması sonrası on bin Bosnalı Çingene Berlin’e sığındı. Romanya’da, Çavuşesku’nun diktatörlüğünde hayatta kalabildiler. Monarşi döneminden beri işleye gelen ve binlerce Çingene çocuğun kapatıldığı karanlık yetimhane ler, reel sosyalizm döneminde güçlendirildi. Özellikle sapkın biri olan Fransa Hükümet Başkanı Nicolas Sarkozy tarafından (Macar asıllı Yahudi) Çingenelerin toplu olarak Romanya ve Bulgaristan’a sürülmeleri emredildi. Avrupa Birliği’nin ikinci en yoksul ülkesi olan Romanya halkı, orada yaşayan 2 milyon Çingene’ye son derece düşman. Birden fazla hükümet, IMF’nin kararlarını yerine getirmek amacıyla daha yeni çalışanların maaşlarını yüzde 25 düşürdü ve KDV’yi yüzde 24 yükseltti. Geçen günlerde, Romanya Devlet Başkanı Traian Basescu, bir gazeteciyi pis Çingene diye adlandırdı ve şubat ayında Dışişleri Bakanı Teodor Baconschi, “…özellikle Çingene topluluklarını suçla ilişkilendirerek bazı Çingene topluluklarının psikolojik problemleri (aynen böyle) olduğunu” ilan etti. Eski Çekoslovakya’da ise durumları Romanya’dakinden çok farklı değildi. Çingeneler bölünme zamanına kadar (1992) bu ülkenin vatandaşlarıydılar. Sonra, nesiller boyu bu ülkelerde yaşamış olmalarına rağmen ne Çekler ne de Slovaklar onları önce ki gibi kabullenmediler. 1998 yılının Temmuz ayında, bir Çingene, Çek Cumhuriyeti’nin Güney Bohemya bölgesinde küçük bir şehir olan Pisek’te, bir dazlak tarafından saldırıya uğradı ve bıçaklandı. Pisek, Alman işgali zamanlarında Çekler tarafından yalnız Çingeneler için kurulan Leyt merkezine birkaç kilometre uzaklıkta bulunuyor. Ve Leyt’te yaşayan Çingeneler, Nazi imha kamplarına gönderiliyordu. Öte yandaki komşu Slovakya’nın Michalovce şehri, yakın bir köyde yaşayan Çingenelerin geçişini engellemek için 500 metrelik bir duvarın inşasını yeni tamamladı. Bu eser yetkililerin de desteğini aldı. 2009 yılının sonlarında, Ostrovany, Secovec, Lomnicka ve Trebisov şehirleri de benzer eserlerle Çingeneleri izole ettiler. Avrupa Birliği’nin haçlı seferleri tarafından kabul gören ve sessiz kalınan bu soykırım kaderine, global köyün medyası da katkıda bulunmakta. CNN, geçen 30 Ağustos günü, Slovakya’nın başkenti Bratislava’da, 14’den fazla kişiyi yaralayarak 8 kişiyi öldüren bir katili haber yaptı. Haberin bir yerinde kurbanların Çingene olduklarını söyledi.Barbarlığa karşı uygarlıktan, uygarlığın barbarlığına. Kaynak:: [La Jornada’daki İspanyolcasından (I. Bölüm, II. Bölüm) Atiye Parılyıldız tarafından Sendika.Org için çevrilmiştir] 41

Fransız Roman yönetmen Tony Gatlif ise ikinci dünya savaşında Romanların uğradığı soykırımı anlatan Korkoro (Özgürlük,2009) filmini çekti. Fransız tarihçi Jacques Sigot’un romanından uyarlanan filmde ailesi Naziler tarafından alıkonulan bir Roman çocuğun kendine yeni bir aile arama süreci anlatılıyor. Fransa’da Vichy hükümetiyle gelen göçebelik yasası uyarınca hayatları zor duruma düşen Romanların hikayesi diye özetleyebileceğimiz film yönetmen Tony Gatlif şöyle anlatıyor: “Taloche (çocuk karakter), faşizm baskısıyla bir ev satın alarak içinde yaşamak zorunda kalan ve buna dayanamayıp, kaçmaya çalışan bir roman… Göç etmeyi sürdürünce Naziler peşine düşüyor, bir kasabaya sığınıyor ama buna rağmen tutuklanıyor ve toplama kampına kapatılıyor. Onu ve grubunu toplama kampında yaşananlar değil, özgürlüğünün kısıtlanması daha çok üzüyor.” 2009 yılındaki Montreal Film Festivalinden Büyük Ödül, Ekümenik Jüri Ödülü ve Halk Ödülü alan Korkoro, eleştirmenler tarafından şimdiden Tony Gatlif’in başyapıtı kabul ediliyor. Bugüne kadar çekilen İkinci Dünya Savaşı sırasında yaşanan soykırım filmlerinin klişeleşme tehlikesiyle karşı karşıya kaldığını belirten yönetmen uzun zamandır iyi bir hikaye aradığını söylüyor. Filminin sadece savaş sırasında yaşanan soykırımı değil, Roman halklarının tarihleri boyunca yaşadıkları zulümler için çektiğini belirtiyor. “Roman halkları tarihleri boyunca çok acı çekti. Ama katı ırkçılık ve faşizmle ilk olarak 1910’larda karşılaştık. Tüm Avrupa’da ‘antropometrik kimlik kartlarıyla dolaşmak zorunda kaldık. Ardından göçebeliği yasaklayan Vichy yasaları geldi. İkinci Dünya Savaşı’yla baskılar en yüksek noktalara ulaştı. Yirminci yüzyılın ilk 50 yılı, Roman tarihinin en kara dönemidir.” Cezayir asıllı Fransız yönetmen Tony Gatlif, Gadjo Dilo (1997) ile kendisine dünya çapında bir hayran kitlesi toplamış ve en son filmi Transylvania (2006) ile beraber roman halklarının sinemada sözcüsü olmuştu. Gatlif, 2008 İstanbul Film Festivali bünyesinde davetli olduğu İstanbul’da, Romanların yoğunlukla ikâmet ettikleri Sulukule semtini ziyaret etmiştir.

Resim 4:Gatlif,Korkoro Filmi,2008 42

3.3 Avrupada Çingene Karşıtlığı
Çingene karşıtlığının Avrupa’da derin kökleri derindir.. Hayatı boyunca Romanlarla hiç karşılaşmamış olan birçok insan, rahatlıkla Roman görünüşü ve davranışı hakkında detaylı, klişelerle dolu tarifler yapabilmektedir. Toplum ve kanaat önderleri ve kuruluşlar – hem seçilmiş görevliler hem de diğerleri – ırkçı ve damgalayıcı söylem kullanarak, Romanlara açıkça hakaret etmişlerdir. Bazı durumlarda bu sözler, Romanlara yönelik şiddetin,çetelerin işlediği şiddet ya da katliamlar gibi – teşvik edilmesi olarak anlaşılmıştır.Seçim kampanyaları sırasında yapılanla r da dahil olmak üzere, anti-Roman konuşmaların hepsinin güçlü bir şekilde kınanması ve nefreti kışkırtmaya dair hükümlerin çiğnenmesi halinde de cezalandırılması gerektiği görüşündedir. Siyasal partiler de ırkçı dili engellemek üzere otokontrol sağlayan önlemleri benimsemelidir. Giderek daha fazla Avrupa ülkesinde aşırı sağcı gruplar, açıkça Romanları hedef göstermekte, bazı durumlarda ise toplum kesimlerini bu insanlara karşı ateşlemekted ir. Bu tür aşırı gruplar internette giderek daha faal olmaktadır ki internet ortak görüşe sahip aşırı sağcı gruplar arasında güçlü sınır-ötesi işbirliğine olanak tanıyan bir ortamdır. Bu gruplar, nefret müziği konserleri düzenlemek de dahil olmak üzere çeşitli tekniklerle gençleri yanlarına çekme konusunda faal olarak çalışmaktadır. Vigilante (kanuni yetkisi olmadan zorla düzen sağlamaya çalışan -ç.n) ve paramiliter gruplar genellikle üniforma giyerek, silah taşıyarak, ve sözel ve fiziksel tehditler kullanarak ve kitlesel protestolar gerçekleştirerek Romanların etrafında ördükleri ağı giderek sıkılaştırmaktadırlar. Bu aşırı grupların üyelerinin Romanları hedefleyen birçok nefret suçunun kökeninde yer aldıkları anlaşılmıştır.Siyasal partiler de dahil olmak üzere ırkçılığı teşvik eden kuruluşların finansmanının bir an önce durdurulmasını önerilmektedir. Devletler, aşırı uçlardaki partilerin demokratik toplum standartlarıyla ve değerleriyle çeliştikleri kanaati oluştuğu zaman bu partileri kapatmayı da değerlendirebilmelidir. (Avrupa’daki Romanların ve Gezginlerin İnsan Hakları Raporu,2011)

43

4.SONUÇ

Çingene toplumu,günümüzden bu yana geçmişten beri süregelen bir göç dalgasına tutulmuş ve insanların korkularıyla bütünleşik bir dışlanmaya maruz kalmıştır.Bu olay bütün dünya ülkelerinde örnekleriyle sıralanmış olmakla beraber,kendi anayasamız ve eğitim tutanaklarımızla beraber çeşitli Avrupa ülkelerinin de kanunlarına yansımış,hukuki bir yok sayma politikası izlenmiştir. Modernleşmenin getirdiği birtakım yenilikler de özellikle sanayisi gelişmekte olan ülkelerde bir hammade arayışı meydana getirmiş,buna mukabil ortaya çıkan savaş eğilimleri ve gelişmiş silah teknolojilerinin ortaya çıkarttığı güç ve para savaşıyla beraber milyonlarca insan bu gibi savaşlarda kıyıma uğratılmış,bunun bir neticesi olarak devletsiz bir millet olan Çingeneler, savaşın ve korkunun tesiriyle tanınmadıkları ve kendisine şüpheyle bakılan birçok toplumda soykırıma maruz bırakılmıştır.Bunun en bariz örneğiyse Hitler Almanyasında gerçekleşen Çingene soykırımıdır. Üzerinden yıllar geçmesine rağmen ,Çingenelere karşı varolan algı istisnalar dışında halen devam etmekte,devlet eliyle Çingene toplumları birçok anayasada ya yok sayılmakta yahut vatandaşlık statüsüsüne erişememektedir.Sosyal bir sorumuluk olarak Çingene sorununa el atarak,göz ardı edilmiş ve unutturulmuş bir milletin daha sağlıklı ve eşit birey lerle standart bir yaşam fonksiyonunun olduğu bir gelecek temininin temenni ediyoruz.

44

KAYNAKÇA
.Alexander Paspati (1860-1863), ”Memoir on the Language of the Gypsies, as Now Used in the Turkish Empire” [çev.] Hamlin, C. Journal of the American Oriental Society, Cilt. 7 Alexander Paspati (1888), “Turkish Gypsies”, Journal of the Gypsy Lore Society, Cilt. 1, No. 1 ASSSEO, Henritte: Çingeneler, Bir Avrupa Yazgısı, Ankara 2004 ALPMAN: s.1; VOSS, Karen Claire: “Gypsies in Istanbul, Turkey Istanbul” “Yes,Istanbul” http://www.domresearchcentre.com/news/Turkey/voss.html s.1 MCMURTRY, Leslie: “An Introduction To Gypsies” ALPMAN, Nazım: Trakya Çingeneleri, Sınırda Yasayanlar, İstanbul 2004, s.1; BERGER, Herman: Çingene Mitolojisi, Ankara 2000 Özkan, Türkiye Çingeneleri, Kültür Bakanlığı Yayınları, 2000 Akgül, Ö. (2009). Romanistanbul. İstanbul: Punto Yayınları Aktürk, Ş. (2006). Etnik Kategori ve Milliyetçilik: Tek-Etnili, Çok-Etnili ve GayriEtnik Rejimler, Doğu Batı Üç Aylık Düşünce Dergisi, 9(38) Ali Püsküllüoğlu, Türkçe Sözlük, Ankara: Arkadas Yayınları, 2003

B.
BERGER;ROUGHERI, Chiristina: “Theory and Practice Roma In The Southern Balkans”, MA Thesis For The Central European University Southeast European Studies MA Programme, www.greekhelsinki.gr/pdf/roma-souteast-europe.pdf Binnaz Toprak, Türkiye’de Farklı Olmak, Metis Yayınları, 2009 (BOUDREAUX, Christy: “Gypsies”, http://user.intop.net/~jhollis/gypsies2.htm C. CLARK, Colin: “Counting Backwards: The Roma ‘Numbers Game’ in Central and Eastern Europe”, http://www.radstats.org.uk/no069/article4.htm CORTES, Agustin Vega: “Romani People”, http://www.unionromani.org/pueblo-in.html s.1 Duygulu, M. (2006). Türkiye’de Çingene Müziği. İstanbul: Pan Yayınları Erman OHANYAN,17 Aralık 2011, Cumartesi ; http://bianet.org/biamag/biamag/134801nazi-almanyasi-nda-roman-soykirimi

45

Etnik Rejimler, Doğu Batı Üç Aylık Düşünce Dergisi, 9(38), 23- 53. Ernest Gellner (1983), Nation and Nationalism, Oxford, Blackwell Gamze Kılınç Demirvuran, “Kentsel Ölçekte Mekânsal Ayrısma: Edirne- Çingene Mahallesi Örneği”, Ankara, Gazi Üniversitesi, Sehir ve Bölge Planlama Bölümü, Yayımlanmı s Yüksek Lisans Tezi, 2007 HANCOCK,Ian:“ROMA”,http://www.tsha.utexas.edu/handbook/online/articles/RR/pxrfh.ht ml; (RINGOLD/ORENSTEIN/WILKENS Hancock, I. (2007). We Are The Romani People. Hatfield: University of Hertfodshire Press. HALWACHS ,Dieter: “Didactically Edited Information ona Roma”,http://romani.kfunigraz.ac.at/rombase/cd/data/lang/gen/data/origin.en.pdf Hermann Arnold (1967), “Some Observations on Turkish and Persian Gypsies”, Journal of the Gypsy Lore Society,Cilt. XLVI İsmet Zeki Eyuboğlu, Türk Dilinin Etimolojik Sözlüğü, 4.b., Đstanbul: Sosyal Yayınları, 1998 Jan Yoors, Çingeneler, Çev. Hale Alpman, Chiviyazıları Yayınevi, 2005 John Crawfurd (1865), “On the Origin of the Gypsies”, Transactions of the Ethnological Society of London”, Vol. 3.(1865) KENRICK: s.29; MARUSHIAKOVA, Elena/POPOV, Vesselin: Osmanlı İmparatorlugu’nda Çingeneler, _stanbul 2006 Kolukırık,Suat, Dünden Bugüne Çingeneler,2008 Kolukırık,Suat; Geçmisin Aynasında Lozan Çingeneleri: Göç, Hatıra ve Deneyimler, Hacettepe Üniversitesi Sosyolojik Arastırmalar E-Dergisi, ISSN 1304-2823, Mayıs 2006. Kyuchukov, H. (2007). Bulgar ve Türk Müslüman Romanlar’ın Tarihi, Kültürü ve Dili. Marushiakova, E., Popov, V. (2006). Osmanlı İmparatorluğu’nda Çingeneler. İstanbul: Homer Kitabevi ve Yayıncılık Ltd. Şti MARSH, Adrian; “ Türkiye Çingenelerinin Tarihi Hakkında”, Biz Buradayız! Türkiye’de Romanlar, Ayrımcı Uygulamalar ve Hak Mücadelesi, Yayına Hazırlayanlar, E.Uzpeder, S. Danova/Roussinova, S. Özçelik, S. Gökçen, EDROM, ERRC, hYd, Istanbul, 2008 McLarren, P. (2006). Che Guevara, Paulo Freire ve Devrimin Pedagojisi. İstanbul:

46

Kalkedon Yayınları Melih Duygulu, Türkiye Çingeneleri Müziği, Đstanbul: Pan Yayıncılık, 2006 Mezarcıoğlu, A. (2010). Çingenelerin Kitabı. İstanbul: Cinius Yayınları. Misalli Büyük Türkçe Sözlük, İstanbul: Kubbealtı, 2005. Musa Emre Yürüktümen, Türk Sinemasında Çingenelerin Temsili,İstanbul 2010 Myriam Novitch, Gypsy Victims of the Nazi Terror, UNESCO Courier, Oct 1984 Nicole Martinez, Çingeneler, Đstanbul: Đletisim Yayınları, 1992 Osman Cemal Kaygılı, Çingeneler, Bilgi Yayınevi, Ankara, 1972 Örgen Uğurlu**, Bülent Duru, Kriz ve Kentsel Yerinden Edilme Sürecinde Çingeneler* “II. Uluslararası Ekonomi Politik Konferansı: Kriz ve Kalkınma” başlıklı Konferansta Sunulan Bildiri. (Mimarlar Odası Ankara Şubesi Bülteni, S.90, Haziran 2011 Ötüken Türkçe Sözlük, İstanbul: Ötüken Yayınları, 2007. Özgür UÇUM,Kocaeli Çingenelerinde Evlenme Geleneği,kocaeli,2008 RABINSON, Bill: “The Religion And Culture Of The Roma”, http://www.religioustolerance.org/roma.htm s.1.;RUSSELL, Zana: “We Are Roma and Not Gypsies”, http://www.peak.sfu.ca/the-peak/98-2/issue6/feature.html RINGOLD, Dena/ORENSTEIN, Mitchell/WILKENS, Erica: Roma in An Expanding Europe, Breaking The Poverty Cycle, A World Bank Study, Washington 2003 Romanların ve Gezginlerin İnsan Hakları Raporu,2011 Suat Kolukırık, “Aramızdaki Yabancı: Çingeneler”, (Doktora Tezi, Ege Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2004 SPİEGEL DERGİSİ,2012, http://www.spiegel.de/international/germany/monument-to-sintiand-roma-murdered-in-the-holocaust-opens-in-berlin-a-863212.html Stephane Bruchfelt ve Paula Levine, Bunu nlatmalısınız,BBaşbakanlık Yaşayan Tarih Yayınları,1998 Sybil H. Milton, Nazi Almanyası’nın Toplumdan Dışlanmışları: Çingeneler Sefa Martin Yürükel, Soykırımlar Tarihi-1, Near East Publishing Yayıncılık, 2005 Sondevir.com, 2013 , http://www.sondevir.com/tarih/126016/hitlerin-cingene-soykiriminamevlitli-anma-foto-galeri.html

47

Samanyoluhaber.com,2013, http://www.samanyoluhaber.com/kultur/Nazilerin-Romansoykirimi-anildi/745047/ Thomas Acton ve Adrian Marsh, Roman Olmak, İstanbul, Vatandas Matbaacılık,2008 . THOMAS, Choll:“Dom of North Africa An Overwiew”,) Ulaş ÖZER, TRAKYA’DAKİ ÇİNGENE MÜZİSYENLER VE YAŞANTIDA GERÇEKLEŞEN MÜZİKAL ÖĞRENME,Yüksek Lisans Tezi,Ankara,201 Ward Churchill, Assaults on Truth and Memory, Part II, 1997, ZNet. Yağlıdere, A. (2011). İzmir Romanları. İstanbul: Ozan Yayıncılık Ltd Yeryüzünün Yabancıları Çingeneler. İstanbul: Simurg Kitapçılık, Yayıncılık ve Dağıtım Ltd. Şti. Yıldız, H. (2007). Türkçede Çingeneler İçin Kullanılan Kelimeler ve Bunların Etimolojileri. Dil Araştırmaları Dergisi, 1(1) YOORS, Jan: Çingeneler,Opre Roma, _stanbul 2005, s.14 MCMURTRY, Leslie: “An Introduction To Gypsies”, http://www.geocities.com/nomdeguerre1/hedgehog. s.3; FONSECA

48