ŞİİR ADINA (küçük İskender’in İki Şiiri) Mustafa Durak

Şiiri algılamak, anlamaktan öte bir şeydir. Anlamak, iletişim dili çerçevesinde iki kişiden birinin söylediğini diğerinin anlamasıdır. Ancak sıra öbürüne geldiğinde anlamak, anlaşmak’a evrilir. Ve her anlaşmak etki tepki ilişkisi içinde denetlenir. İletişimde, bir kişinin diğerine karşılığı, ya da müdahalesi ifadelerin birbirine eklemlenip eklemlenmemesiyle anlaşılır. Anlam konusu kuramcılarca sorun edilir. Uygulamada zihinler sorunu çoktan çözmüştür. Her zihin bir diğerini kendine göre değerlendirir. Kendine göre anlamlandırır. Yani iletişen öznelerin; bir diğer zihinden çıkanları, olduğu gibi, tümüyle algılamak gibi bir derdi yoktur, kuramcıların aksine. Bu anlamda kuram idealisttir. Uygulamada açıkları çeşitli giderme (telafi) mekanizmaları vardır. Her konuşmacı sözü kendi bildiği yöne, anladığını sandığı yöne çeker. Bir diğeri sapmaları ya kabul ederek onun istediği doğrultuya kaydırır anlatımını ya da keser konuşmayı. Konuşmanın sapmasına razı olmak toplumsal koşullar gereği olabileceği gibi, ruhsal da olabilir. Seçenek bakımından zorunluluk da olabilir. Bir katlanma durumu yani. Kabul etmek gerek ki her katlanma körelmeye bir adım demektir. Kendini frenlemek, ketlemek demektir. Doğrusu her bağlanma da anlamaya inen perdedir, perdenin kalınlığı bağlanma derecesine göre değişir. Denir ya: karısının kendisini aldattığını en son kocası öğrenir. Bağlanmak, inanmak köreltir. Bağlanmak, karşımızdakinin aldatmasına, yalan ifadelerine açık tutar kapıyı. Zayıf noktamız olur. Anlam peşinde olanın bu yüzden nesnesine soğuk durabilecek bir mesafesi olması gerekir. Kendisini konuşan özneden, yazan özneden soyutlayarak bakabilmesi gerekir. Bu noktada 19. yy’dan Sainte Beuve’ün dersi ilginçtir: Eleştirel bakış önce nesnesine bırakacak kendini. Tüm ayrıntısı içinde onunla özdeşleşme rahatlığına ulaşacak. Bir bakıma onun kopyasını çıkaracak. Onu her noktasında kavrayacak. Ardından kendi varlığını unutmadan, eleştirel bakış olduğunu unutmadan, başkası olma uykusundan uyanabilecek canlılığa sahip olacak ve sonunda anlamsal örgüleri yerli yerine koyabilecek anlama yetisiyle donatılı olacak. Demek ki anlama peşinde olan, bir yapıta hem yakın hem de uzak durmayı bilmeli. Elbette bu, bir benimseme açısı. Bir seçenek, sonunda. Herkes ayni biçimde dinleyecek, anlayacak diye bir kural yok. Kaldı ki konu şiir oldu mu, iletişimsel bir anlama, anlamlandırma sınırları dışındayızdır; hele hele bu anlamlandırmayı test edebilme şansı çok azalmıştır. Zira şiir özellikle ayni

sözbirimde, ayni sözdiziminde çoğul anlamın kullanılabilmesiyle anlamdan çok yoruma açar okuru. Yani şiir dili iletişim dili kadar çizgisel, ard arda değildir. Anlamsal olan, sapaklarla, kavşaklarla ilerler. Bu sapaklar, çıkmaz yola dönüşmezse, bir yerlere iletirse sorun yoktur şiir dilinde. Demek ki şiir dilinde anlamlandırmalar, yorumlar bir varış noktasına göre geçerlidir. Bu varış noktaları (terminaller) şiirin anlamını, anlamsal yapısını gösterir. Ne var ki kimi şiirlerin yapılarını ne denli ayrıntılı anlatırsanız anlatın, farklı nedenlerden dolayı o gerçekliği herkese anlatamazsınız. Görmek, göstermeye yetmeyebilir. Yorum ve anlam belirli bir deneyimi, anlamlandırma ve yorumlama birikimini gerektirir. Üstelik şiir dili söz konusu olunca konuşan kişi, şair(i) bile olsa şiir dilini açımlayamayabilir. Eğer tersi olsaydı, tüm şairlerin en iyi şiir yorumcusu, anlamlandırıcısı olması gerekirdi. Ne yazık ki öyle değil. Olması da zorunlu değil. Şair de diğer sanatçılar gibi bir söyleme/yapma becerisini zamanla kazanır. Kendi iç denetimini oluşturur. Ancak bu iç denetim, kendi içinde biçimlense de dış etmenlerden, başka şairlerin deyişlerinden, değer verdiği eleştirilerden etkilenir. Etkilenmelidir. Zira her şair de etkilenmelerle biçimlenir. Bu etkilenme alanı içine, şiirin malzemesi gereği her türlü söz biçimi girer. Ve şiir alanında eleştiri olmadığında kendi iç denetimini oluşturamamış, her yaptığı alkışlarla karşılanan şairler, bozuk yaylarını düzeltme gereği duymazlar. Ne yazık ki bu yüzden şiir ortamımız kurgusu, anlamı, anlatımı bozuk şiirlerden geçilmiyor. Kimse saatleri denetlemiyor. Ve kimse aynaya bakma gereği duymuyor. Herkes kendi dersliğinde kendi şairliğini ilan etmiş durumda. Herkes şiir arenasında kendi etrafını örerek, yalnızca önünü görerek, önündekine bakıyor. Benim sözüm onlara değil zaten. Kafasını kaldırıp etrafına bakma yürekliliğine erişmiş olanlara. Beni başkalarına bakma, farkı fark etme konusuna yakın olanlar ilgilendiriyor. Kazara öbürlerinden de anlayanlar çıkarsa bu, kendileri için devrim olacaktır. Öğrencilerime verdiğim temel bilgiyi yineleyebilirim artık: söylediklerimi eleştiri süzgecinden geçirmeden benimseyenler beni anlamamış demektir. Kuramsal bu girişten sonra bu yazının asıl amacı olan küçük İskender’in iki şiirini çözümlemeye geçebilirim. 1. Kalpte ateşkes Bu şehre lanet okuyacağım: Sevgilim silah bırakacak Topu topu bir günde bitirdim ömrümü Bir oturuşta hesapladık eksiğimizi, bir gecede seviştik çünkü Eh, aşkın zaviyesi böyle, müstakil ve ölümcül

Kimimiz hep sarhoş, kimimiz hep malum kişi Keskin nişancılar var sersemleten bakışlarında Elleri el değil, elleri ellerimde belirsiz su birikintisi Adı da ad değil meymenetsizin Adı sanki yaralı cin iniltisi Bu şehre çok lanet okuyacağım: Sevgilim silah bırakacak Mamafih, her şeyi yarısında terktir özgürlük Annem doğurup başlattı, işi ne, artık o tamamlayacak! Kitaplık, 128, Haziran Anlamlandırma ve/ya yorumlama : “Kalpte ateşkes” Bu başlık doğal olarak, ifadeyi söyleyenin kalbinde bir savaş olduğunu, ve sonunda ateşkesin, barışın sağlandığını ya da ateşkes dileğini, kavgadan bunalmışlığı anlatıyordur. Bir durum ya da bir istek ifadesi. Savaş kiminle? Kalpte olduğuna göre elbette sevgiliyle, ya da sevgisiyle, sevme biçimiyle. Aşk olmasa sevilen de olmaz. Aşkı var eden “ben” değil mi? Elbette romantik, hastalıklı tek yanlı aşk bir yana, sağlıklı bir aşk karşılıklı bir ilişkidir. Aşkı normalleştirdim mi? Sağlıklı sözcüğü standartlaştırıcı bir terim, bunun farkındayım ama burada tek yanlılığı, karşılıklı aşk ilişkisinden ayırmaya çalışıyorum. İtiraf etmeliyim bu terimleme bir normalleştirme alışkanlığının yansıması. Aşk, adı üstünde normalin, sıradanın dışına çıkandır. Bu yüzden yaşamın rengidir ya. Yaşamın iki temel olayından biri aşk ise diğeri de kavgadır. Sıradanın iki oyun bozanı yaşamın. İşte bu şiirde şair, bu iki oyunbozanın yarattığı dengesizlik içinde, bu dengesizliğin acılarından, hem aşkın hem de kavganın kavuruculuğundan bunalmış dinginlik özlemi içinde. İster aşkı tek yanlı olsun ister karşılıklı. “Bu şehre lanet okuyacağım: /Sevgilim silah bırakacak” Başlığın ardından gelen bu iki dize bizi şaşırtıyor. Zira başlık için belirlediğim ateşkesin yapılmış olması durumuna ya da dinginlik arzusuna uygun bir anlatım değil. Sevgilisinin varlığı yüzünden, düz değişmeceli olarak sevgilisinin mekanı, kalesi haline getirilmiş “şehir”, “ben”in, sevgilisine öfkesi, kızgınlığı yüzünden lanetlenecektir. Lanet etme edimi ve lanetin yerine geleceği umudu, “ben”in kendini kutsaldan saymasını akla getiriyor. Bu da

onun kendini yüce güç tarafından sevilmiş, kayırılacak bir kişi olarak gördüğü anlamına gelir. Demek ki bu aşamada sevgiliyle bir ateşkes söz konusu değil. Tam tersine bu, savaş baltalarının iyice bilenmesi demek. Kendisinin açtığı savaşta eli öylesine güçlü ki sevgili silah bırakacak yani teslim olacak. Ancak teslim olduğunda sevgili yerine geçen şehir lanetlenmiş olacağından, ne şehirden ne de sevgiliden hayır gelmeyecek. Yani ‘ben’, öfkeden ne yaptığını, ne yapacağını bilmez bir halde bir pireye bir yorganı yakıverecek. “Topu topu bir günde bitirdim ömrümü” 'Topu topu bir günde bitirdim ömrümü' ne demek? “Topu topu” sınırlayıcı bir deyiştir dilimizde. Nerden baksan, tamamı vb deyişlere yakın bir kullanımı vardır. Ancak “topu topu”, “bir” sözcüğüyle kullanılır mı diye soruyorum kendime. Çünkü bu deyiş bir sayma, toplama gerektirir. Diyeceğim bu dizede “topu topu” fazladan kullanılmıştır. Karşılaştırılsın: Bir günde bitirdim ömrümü // topu topu bir günde bitirdim ömrümü Arasında bir anlam farkı var mı? Üstelik gereksiz söz birim; anlamı, anlatımı zedelerken bir yandan da “ben”in ruhsalındaki açmazı işaret ediyor. Burada şu söylenebilir? Şiir açmazlı ruhsallara kapalı mı? Elbette hayır. Ama o ifadeyi kullanan karşıma dili en iyi kullanması gereken kişi, şair kişi kimliğiyle geldiğinde bunu sorma hakkım doğar. Zira günlük dille konuşmuyor, konuşmaz şair. Ömrünü bir günde bitirdiği yalan. Ömrünü bir günde bitirmiş olsaydı, bu şiirle karşımızda olamazdı. Diyeceksiniz ki amma yaptın, olmuş bir olayı anlatmak zorunda mı şair? Elbette değil. Ancak ömrünü bitirmiş olma gerçek olmasa da duyuş olarak o günden sonra yaşamıyor olmayı, yaşadığını hissetmemeyi düşündürür ki bu da ‘ben’ için ‘o’nun önemini belirtir. Kendisi için bu kadar değerli birinin yaşadığı bir ‘şehir’e lanet etmek, ve ‘o’nun teslim olacağını düşünmek, normal insan işi değil. Öfkeden kudurmuşluğun ifadesi. Bir oturuşta hesapladık eksiğimizi, bir gecede seviştik çünkü ‘Bir günde’, ‘bir oturuşta’, ‘bir gecede’. Bu zaman tümleçlerindeki nicelik, gündelik dil içinde sayı değeri olarak kullanılır genelde. Burada ayni zamanda en küçük birim olarak küçültmeyi ve ard arda gelişiyle bir ivecenliği (ben’in ruhsalını) işletiyor. Bu işletim şiire ben’in pathos’unu, duyusalını, duyusal aklı yansıtıyor. Ben ve o, oturup ilişkilerindeki aksaklığın nedenini bir kez görüşerek değerlendiriyorlar. Bu, 'bir görüşmede fark ettik eksiğimizi' olarak da okunabilir. Ancak dizenin sonundaki “çünkü”ye dikkat etmek gerek. Bu

açıklama tümceciği ikilideki eksikliğin bir gecelik sevişmeyle anlaşıldığını düşündürüyor. Ancak “bir gecede”yi “bir gecelik”e çevirmenin ne kadar doğru olduğunu sormadan edemiyorum. Evet anlamlandırma; çevirilerle, dönüştürmelerle ilerler ama ayni zamanda anlam, çevirmelerde yiter. Özellikle ruhsalın (heyecanların) yoğun olduğu şiirlerde dikkate alınması gereken duyusal akıl ile ussal aklın karşıtlığı ve bunlara bağlı olarak söz birimlerin anlam değerlerinin farklılaşabileceğini ve yüzeysel düzlemde (iletişim dili anlatımı) anlaşılmaz olan, derin düzlemde (şiir dili anlatımında) anlamlı olabilecektir. Şuna dikkat etmeye çalışıyorum. Bu “bir”lerle yapılan küçültme, öfke sonucu bir indirgeme olmasın!? Zira bir yandan sevgiliye lanet okuma, meydan okuma, teslim olacağından emin olma var, bir yandan da yaşanmışları küçültme. Bu çelişiklik tek öfkelenme olgusuyla açıklanabilir. Öfke tüm yaşanmışlığı, bir an’ın kırma ve kırılma noktasına, o anın ucuna getirebilir, o anın içinde toplayabilir. Yaşanmışlar adına ne büyük yanılgıdır. Ama yaşamın kendisi de öyledir. Hep özlere (ekstrelere) gelir dayanır ve özlerden, tohumlardan yayılır, genleşir başka yaşamlara. Peki öfke niyedir? Biçimin, o biçimin korunamamasına. Biçim, edindiğimizi sandığımız biçim, hemen sonsuzlaştırıverdiğimiz yan yanalıklar … varlığın zayıflığı işte. Şimdi de “ömrümü, eksiğimizi, seviştik” üzerinden gideyim. ‘Ömür’ ve ‘sevişmek’, ‘eksik’ noktasında üst üste katlanıyor. Yani ömür ile sevişme, aşk aynileşiyor. Ve ‘eksik’, aşkın eksi ucu oluyor. Alevlendirici ucu oluyor. Lanet kertesine getirdiğine göre bu ‘eksiklik’ aslında bir fazlalık, gereksizlik de olabilir. Nasıl? Bir üçüncü kişi olarak. O, ‘bir başka o’ ile ilişki içinde olmasa “ben” niye lanet yağdırsın, niye öfkelenip meydan okusun? Ve söylediği “bir gecede seviştik” kısa bir zaman dilimini değil, çok keyf aldığı bitimsiz bir geceyi (geceleri) anlatıyor. Bağlı olduğu neden tümceciğini (Bir oturuşta hesapladık eksiğimizi) değil “sevgilim silah bırakacak” tümcesini açıklıyor. Böylece yalnızca söz birim düzeyinde değil metin düzeyinde de alışılmamış bir dizim ve düzenleme gerçekleşmiş oluyor. Sözdizimsel bağlar, sıralanışlar alıştığımız gibi değil. küçük İskender yalnızca deyişler konusunda değil metinsel örgüleme (sözdizim) konusunda da aykırılaşıyor. Eh, aşkın zaviyesi böyle, müstakil ve ölümcül Kimimiz hep sarhoş, kimimiz hep malum kişi Dil konusunda dikkat ettiği tek şey akıcılık ve uyum. Sözcük arapça olmuş, ingilizce olmuş umurunda değil. “Müstakil ve ölümcül”. Arapça ve öz türkçe iki söz birim yan yana. Burada öztürkçeci bir iletişim dili bakımından ‘bağımsız ve ölümcül’ ya da ‘özgür ve ölümcül’ uygun düşerdi. “Müstakil ve ölümcül”ün seçilmiş olmasını diline öyle geldiği için öyle, anındalık olarak açıklayabiliriz. Ama oradaki /k/ ve /l/ seslerinin etkisini göz ardı edemeyiz. /l/ sesleri akıcı niteliğiyle akışı yayıyor (böyle, müstakil ve ölümcül); /k/ ise ‘aşk ve müstakil’ olarak bağlanıyor. Biliyorum uçuk, aşırı mı aşırı bir yorum olacak

ama buraya denk düşecek. /k/ sesi kavgacıdır. Zaten “aşk” sözcüğü /ş/ ve /k/ arasında bir erilliktir (burada her türlü feminist saldırıyı göze alıyorum). /ş/’nin yumuşaklığına karşı /k/’nın sertliği, kavgacılığı. Aşırı yorum dediğim bu değil şu: müstakil’in içindeki “kil” ile İngilizce “kill” arasında ilişki kurmam. Ve hemen ardından “ölümcül”ün gelmiş olması. Yabancılık bakımından “müstakil” söz birimi dizede yalnız kalmıyor, “zaviye” ile bağlantılanıyor. Bu dizeyle yukarıdaki öfke durumu, sakin bir değerlendirmeye, dinginliğe çekildi. “Eh” ile ‘ben’, genel değerlendirme olarak bir kabullenmişlik noktasına geldi. Duygusal yaşayan ben’den bilge ben’e geçti. Aşk’ın bakış açısının bağımsızlık ve bu bağımsızlığın öldürücü olduğu ifade edildi. Dikkat edilirse söz konusu modern bir aşk. Daha doğrusu aşkın cinselliğe ve keyfe dönüşmüş hali. ‘Sen’ciliğin sıfıra doğru yol aldığı bencillik hali. Aşk’ın, bağımsız olmasını, özellikle modern aşk anlayışı çerçevesinde, herkesin kendi zihninde, kendi kültüründe, kendi davranışında kendine özgü olarak bir tek başınalık ve tek yanlılık olarak anlıyorum. Özseverliğin özgeseverliğe dönüşememiş hali olarak. Taraflardan birinin diğerine fazla bağlanması halinde yıkım olan bir aşk. Tüm yıkımlar beklentilerin yükseltilmesinden kaynaklanır. Bu da özseverliğin özgesever bir görüntüsüdür belki. Ama ölümcüldür işte. O’nun bağımsızlaşmasını, bir başkasına yönelmesini kaldıramayan “ben”, lanetler yağdırmış, bir gün sevgilinin kendisine döneceği öngörüsünde bulunmuş, ömrünün, belki bir itiraf, belki bir tanıklık sonucu bir günde bittiğini, yaşayan ölü haline geldiğini ifade etmiştir. Bu iki dizede ortaya konan karşıtlıklara dikkat etmek gerek. Aşk: müstakil ve ölümcül  sevilen: müstakil. Seven: ölümcül. Ben: sarhoş. O: malum kişi. Bu dönüştürümden sonra şöyle yazabilirim: Ben, seven /sarhoş ve ölümcül. O, sevilen/bağımsız ve malum kişi. “Malum kişi” deyişini bir hakaret gibi okuyorum. Belki “ibne”, belki “orospu” yerine. Bunu “ben”in öfkesinden çıkarıyorum. Keskin nişancılar var sersemleten bakışlarında Elleri el değil, elleri ellerimde belirsiz su birikintisi Ben’in sevgilisi, “sen” değil, “o”. “Bakışlarında” söz birimi, “senin bakışlarında” değil, “onun bakışlarında” demek. Sevgilinin bakışlarına sanki avına nişan alan usta avcılar yerleştirilmiş. Yani sevgilinin bakışları düşmanca, acımasız. İkinci dizedeki “elleri”, ‘nişancının elleri’, ‘sevgilinin elleri’ olarak anlaşılabilir. Ben sevgilinin elleri olarak okuyorum, nasıl olsa nişancının arkasında da sevgili yok mu? “Su birikintisi” deyişini “müstakil” ile birlikte değerlendirmek gerek. Dağınık, belirli bir şekle gir(e)meyen. Belirli bir biçime ulaşamamış. Bu yüzden de belirsiz. Benin şeklini almamış. Ben kabına yerleş(e)memiş, benle buluş(a)mamış. Ancak bu imgede ellerinin ellerinde

olması ve belirsiz bir su birikintisi olması, sevgilinin, kendisine çok yakın olmasına karşın duyuş olarak çok uzak olduğu anlaşılıyor. Adı da ad değil meymenetsizin /Adı sanki yaralı cin iniltisi Yukarıda belirttiğim “hakaret” burada açıklaştı. Sevgiliye öfke sürüyor: “meymenetsiz”: uğursuz, suratsız. Adı da sevimli bir şey değil. Burada “ben”, öfkeyle itinç (disphorique) duygu sergiliyor. Adını niye ‘cin iniltisi’ne benzetiyor? Bir cinin yaralandığı ve inlediği herkesin aklına gelmez. Dolayısıyla çarpıcı bir imge. Cini yaralayan kim? O da başkasına çok kötü tutulduğu için acı mı çekiyor? Bu şehre çok lanet okuyacağım: /Sevgilim silah bırakacak Evet “ben”, bu kente çok kızgın. Lanet etme onda takınaklaşıyor. Gözlerinde kendisine karşı keskin nişancılar gizleyen o, bir gün kendisine dönecek. Ben, bu inan içinde. Dolayısıyla bir yandan sevgiliden kopma gibi bir düşüncesi yok ama bir yandan da ona lanet etmekten, hakaret etmekten geri durmuyor. Durulaşamıyor bir türlü. Mamafih, her şeyi yarısında terktir özgürlük Annem doğurup başlattı, işi ne, artık o tamamlayacak! Son iki dizede bir dinginlik, bir değerlendirme bilgeliği akşam gibi çöküyor şiire. “Mamafih” ve diğer eski sözcükler, şiirin içinde kendi aralarında bir bağlanmadan öte bir katman olarak var oluyorlar. Bu katman, şiirde, şairin içindeki bir ata temsilcisi olarak görülebilir. Dilin atası olarak, ve şairin dilsel ve yaşamsal geçmişi olarak. Belki bir baba olarak, baba dili olarak içinde yerleşik duran bir dil, gizli bir simge. Ve bu dizeler /Eh, aşkın zaviyesi böyle, müstakil ve ölümcül /Kimimiz hep sarhoş, kimimiz hep malum kişi/ dizeleriyle ses tonu bakımından bir düşüş olarak koşutlanıyor: şiirin düşen tonlama eğrilerini işaret ediyor bu eğriler. Anlam bakımından da, değerlendirme, durulmuş birinin bilgece söylemi olarak beliriyor. Bu açıdan bu şiir bürünsel (prozodik) bakımdan iki bitiş eğrisiyle üst üste katlanabilen, birbirlerine bakışımlı iki bölüm içeriyor. Bu noktada hemen bir itiraz yükselebilir. Hayır tam bir koşutluktan söz edilemez diye. Doğrudur üst üste katlanabilmesi düzenli bir biçim gerekir. Oysa şiirde 7 ikili dize var. İlk tonlama eğrisi, dinginleşme bilgeleşme 3. ikilidedir. Dolayısıyla ayni durum 6. ikilide olmalıdır. Oysa 7. ikilidedir. Buna yanıt olarak şu söylenebilir. İyi ama yukarıda da örnekledim: küçük İskender şiiri, karmaşa gibi görünenin içinden bir düzenliliktir. Kaosta düzenlilik. Aykırı kurallılıkların şiiri. Kendisi yalın biri değil, şiiri de yalın değil. Şiirinin yapılanışı, örgüsü farklı. Şiirinin aykırılaşması ve farklılaşması söz konusu. Sözünü ettiğim koşutluğu yeni bir

kuralla hem bozuyor, hem bozmuyor. Zira fazladan görünen bölüm bir yineleme. Ve bu yineleme şiirin ilk iki dizesinin yinelemesi. Yani şiirdeki sesin en yüksek tonda, tüm öfke şiddetiyle söylendiği nokta. Yani bir bölüm olarak belirlediğim ilk üç dize bürünsel açıdan decrescendo (azalan), giderek düşen bir tonlama eğrisi gösterirken ikinci bölümde (dördüncü ikiliden) altıncı ikiliye kadar crescendo (artan) giderek tepe noktaya tırmanan bir tonlama eğrisi gösteriyor. Ve ardından birden düşen (finale) bir sonlandırış. Yani şiirin arkasında bir orkestra şefi var. Son iki dizenin içeriği olarak anlamına bakarsak, bir sav söz buluyoruz ilk dizede: “özgürlük, her şeyi yarısında bırakabilmektir”. Doğrusu farklı bir özgürlük tanımı. Hukuki olmayan, kendini bağımsız duyumsamaya yönelten bir anlayış. Kişiler arası bağı olabildiğine gevşeten bir anlayış. Bencil bir anlayış. Karşısında canlı bir nesne söz konusu olmadığında, zararı bir başkasına dokunmadığında seçme özgürlüğü hoş. Yani her şeyi yarısında terk edebilmek, başka bir hedefe yönelmek ya da hedefsiz terk etmek bir şeyi. Kişinin bileceği bir iş. Ama şiirde gördüğümüz sorun, “ben”in dengesi sorunudur. O, “ben”i terk ederek, “ben”in dengesini altüst etmiştir. “Ben”, ayni şiirin bürünselinde (prozodisinde) olduğu gibi (keskin) inişler ve çıkışlar yaşamaktadır. Kendi durumunu sağlıklı değerlendirmekten uzaktır. Bu anlamda şiir, çağdaş bir trajedidir. Bilmeden annesiyle evlenmiş, lanetlenmiş, gözlerini kör etmiş kral Oedipus gibidir şiirdeki “ben”. Şiir “Annem doğurup başlattı, işi ne, artık o tamamlayacak!” dizesiyle bitiyor. Sanki Oedipus ile koşutluk kurarcasına. Sevgili ile anne kavramlarının ayni bağlamda yer alması ve yer değiştirmesi ilginç. Anne doğurarak “ben”in var olmasını (sevme işini) başlattı. Sevgili (o), terk etti, yarım bıraktı, öyleyse anne tamamlayacak. Yani yine anne sevgisine (aşkına) dönülecek. Sahi her sevgili anne/baba mıdır? Bir de şunu sormadan edemeyeceğim: acaba “kalpte ateşkes” gerçekleşti mi? Şiir bir dingilik gibi bitiyor ama sevgiliyle barışılmadığı, sevgilinin silah bırakmadığı belli. “Ben” kendisiyle mi barıştı, yoksa sevgi kavramıyla mı? Hayır hayır bu tür anlamlandırmalar gerçek anlamı saptırabilir. Bu, bir trajiğin anlatımı. Yaşanmış ruhsal iniş ve çıkışın. Bir ruhsalın nasıl bozulduğunun, “ben”in acılarının anlatımı. Önce bunun anlaşılması gerek. 2. Haybeye Hüzün Sana ağlaya ağlaya attığım bir tokat

gibi bu son öpüşümdeki çöl İçimdeki hayvanlar kurtulmuşken kanlı zincirlerinden, İçimdeki gardiyan gizlice açmışsa mahkumların kapısını, haydi gel sahte misafirlerden söz edelim biraz çok sarhoşken üstünde düz yürümeye çalıştığımız o çizgi değil mi taşbaskısı alınyazısı, aslında aşk, başkasının ötelediği öte yarısı gibi bu son sözlerimdeki tuhaf… her neyse Güzel görün bana, bana ait bu ayrılık gecesinde Nasılsa silahım, sadece hoyrat hayatın ensesinde Kitap-lık, Şubat 2008 Şiirde anlatılan temel gerçekliğe iskelet olarak bakmak istiyorum. Son öpüşme  sahte misafirlerden söz etme isteği  alınyazısı  aşk  “sen”in bağışlanması. Son öpüşme: Son öpüşme öncesi olaylar, anlatım olarak şiir dışında bırakıldığından yorum sınırları içinde. Anlaşıldığı kadarıyla ben-sen ilişkisi bir olumsuzluk yaşamış. Olan her ne ise “ben”, mutsuz. Söz dizimindeki bağları bir yana bıraktığımızda şiire doğrudan “sen”, şiddetle ağlayan “ben”, son “öpüş” ve çöl görüntüsüyle girildiğini fark ediyoruz. Anlatımın görüntüsel (sinema) dili bu. küçük İskender şiirinde şiddet, temel ögelerden biri. “Sana /ağlaya ağlaya attığım bir tokat/gibi bu son öpüşümdeki çöl” Aslında anlatılan: “ben”in “sen”i en son “öpüş”ü. Yani bedenen bir şiddet yok. Ancak şiddet anlatım biçiminde, bu öpüşün benzetilmesinde. Benzetme ikili. Hem benzetme ögesiyle benzetme olarak, hem de eğretilemeli. Bu iki benzetme benzetilenin iki ucuna yerleştirilmiş dizimsel olarak. Öpüş biçimi, öpüşün kendisi (bedeni) olarak şiddetli değil. Ruh olarak şiddetli, bu yüzden ben, kanmasız. Bu yüzden iki benzetmeli. Öpmesi aşkla, sevgiyle yüklü bir öpme değil. Sevgilinin içinde vahalar, cennet bahçeleri uyandıracak bir öpme değil. Cehennemi bir öpme: çöl. Kızgınlık, öfke, intikam duyguları yüklü, kurak, yakıcı, bunaltıcı, sevgisiz bir öpme. İlk benzetme ile ikincisi yapı bakımından

karşıt: biri uzun ikincisi kısa (: sana ağlaya ağlaya attığım bir tokat /(-deki) çöl). “Ben” içindeki gelgitin şiddetinin uzun ve kısa dalgası gibi bu iki benzetme. Bu dalgalarla sürükleniyor ben, sen ve öpüşleri. Sevgisi ve nefreti iç içe, ayrışmaz biçimde sarmaş dolaş. Sahtelikleri konuşma isteği: Son öpüş, öpüş değil. Öper gibi yapma. Ama nötr değerli bir öper gibi yapma bile değil. Olumsuzluk yüklü. “ben” in bu davranışı bir sahtelik içeriyor. Ama “ben”in bakışıyla, öpüşen “sen”in davranışı da öyle. Böylece iki sahte kişi çıkıyor ortaya. “haydi gel sahte misafirlerden söz edelim biraz”. İşte misafir eğretilemesi de bu içtenliksizliği, sahtekarlığı işaret ediyor. Pekiştiriyor. Pekiştirme çifte anlatım, küçük İskender’de öne çıkan bir anlatım biçimi. “Ben”, senle ilişkisindeki gerçeklikleri konuşarak bir günah çıkarmaya mı çağırıyor “seni”? Yoksa bir gerçekçilik oyununa mı? Bu itiraf noktasında “ben”in kendi ruhsalını tanımlaması ilginç: İçimdeki hayvanlar/kurtulmuşken kanlı zincirlerinden,/İçimdeki gardiyan/gizlice açmışsa mahkumların kapısını/. Ben’in içinde kanlı zircirlere vurulmuş hayvanları var. Bir de gardiyan. Bu iki kavrama çıplak olarak baktığımızda tutuklu ve tutukluları gözeten karşıtlığı ve bütünleyiciliği dikkat çekici. Ancak sanki bu karşıtlık bir aynilik gibi. İçindeki hayvanlar şehvet duygusunun kamçılayıcıları, coşturucuları olabilir; bir de şiddet duygusunun azdırıcıları olabilir. Ancak ikinci olasılık çok zayıf zira ben, konuşmaya, dinlemeye hazır olmalı, hazır hissetmiş gibi olmalı en azından böyle bir öneriyle gelebilmesi için. Hoş, şehvet duygusu açısından da bir yatışmışlık durumuna gelmek olanaksız. Olasılıkla şair bir özgürleştirme tabanında buluşturmuş iki imgeyi. Ne var ki anlatmak istediği durumla uyuşmamış. Belki bu konuşmayı yapabilmek için, simgesel değeri ne olursa olsun içindeki hayvanları bağlamalıydı. İçindeki gardiyanın, içindeki mahkumların kapısını açması da öyle. İçindeki tüm suç ögelerini, ajanlarını serbest bırakıyor ve ardından sahte misafirlerden söz etmeye çağırıyor. Bu durumda söyleme tonundaki sakinleşme tam bir meydan okumaya dönüşür. “Sen”i tam bir kurbana dönüştürür. Hem de gözleri açıkken bıçakların bilendiği bir ortamda kurbanı itirafa çağırmak olur yaptığı. Gerek öpme ile ilgili anlatım, gerekse konuşmaya çağrı imgelerle yüklü, süslü bir anlatım. Ancak süslü anlatım derken dekoratif bir anlatımdan söz etmiyorum. Kanmayan, fazladan sunulan, katmerleşen, üst üste getirilen imgelerden söz ediyorum. Şairin ruhsalını ele verme noktasında işlevsel ama yalınlık açısından fazla anlatımdan söz ediyorum. küçük İskender’in şiiri, heyecan değeri yüksek, doğrudan bir şiir. Bu yüzden anlatım açısından

pekiştirme yanı sıra fazla, gereksiz ögeler, anlamca uyuşmayan imgeler yer alabiliyor. Yazgı üzerine saptama: Açmazlı itirafa çağrıdan sonra insanlık durumuyla ilgili bir saptamaya geçiyor. “çok sarhoşken üstünde düz yürümeye çalıştığımız/o çizgi değil mi taşbaskısı alınyazısı,” Yine bir benzetmeye geliyoruz ve yapı olarak yine ikili bir benzetme. Alınyazısı, bir taşbaskısıdır. Taşbaskı bir resmetme tekniğidir. Taşbaskının bir özelliği ayni resmin çoğaltılabilmesidir. Sanırım bunu işletmiyor şair. Bu resmetme tekniğinden çok, sözcüğün içerdiği ‘taş’ ve ‘baskı’ sözcükleri nedeniyle bu benzetmeyi kullandığını düşünüyorum. Taştaki sertlik, zamana direnirlik, baskı (presleme) kavramındaki kolay değişmezlik anlam birimleri daha baskın görünüyor. Böylece alınyazısındaki değişmezlik anlamı daha bir pekiştirilmiş oluyor. Ve alınyazısı için ilk benzetme, ikilinin sarhoş iken, sarhoş olmadıklarını göstermek için üstünde düz yürümeye çalıştıkları çizgi. Bu benzetmede sarhoşluk kavramı ile bilinç ve bilinç dışılık, olma ve sanma kavramları işletilebilir. Ama ayni zamanda yazgının alışılmış anlamından da çıkılır. Zira antik trajedide insanlar ne yaparlarsa yapsınlar yazgıdan kaçamazlar. Yazgının tutsağıdırlar. Tanrıların iradesi olarak yazgı insanlarla oyun oynayandır. Ama bu benzetmede yazgıya benzetilen çizgiyle, değiştiremeseler de oyun oynayan bu iki sarhoştur. Oyun tanrıların oyunu olmaktan çıkmış insanların oyununa dönüşmüştür. Aşk üzerine saptama: Aşk üzerine söyledikleri abuk sabuk bir şey gibidir: aslında aşk, başkasının ötelediği öte yarısı /gibi bu son sözlerimdeki tuhaf… Önce başkasını bir bütün olarak düşüneceğiz. Ardından bu bütünü ikiye böleceğiz. İnsan için aklımıza gelen parçalar: beden/ruh, yaşam/ölüm. Bir de belki bendeki ben, bendeki sen/sendeki ben ayrımı. Ruhu öteleyemeyiz. Ölümü ancak intihar söz konusu olursa öteleyebiliriz. Ben ve senin bir diğerinde olması ancak aşkla olanaklı. Buradan belki ötelenen bir aşka, ertelenen, reddedilen bir aşka gelebiliriz. Ancak “ben”, ifadenin net olmayışının farkında. Zira sözlerinin tuhaflığını belirtiyor. Ancak bu tuhaflığı eksiltili ifade ile işlevselleştiriyor. Sözün kesilmişliği intihar düşüncesiyle de, aşkın reddiyle de buluşuyor. Abuklama olarak görünmesi de bu anlamlara, yaşamın sakatlanmışlığına denk düşüyor. Buradan aşkın, aşk olabilmesi için yarım kalması gerektiği gibi bir çıkarsamaya gelebiliriz. Bağışlama ya da vazgeçme ya da…: Sona geldiğimizde bir netleşme beklemeliyiz. Mutlu son ya da acı son. Ama ne mümkün!

“her neyse /Güzel görün bana, bana ait bu ayrılık gecesinde/Nasılsa silahım, sadece hoyrat hayatın ensesinde”. “Her neyse” ile olanlardan, yapmak istediklerinden bir cayma edimi ifade ediliyor. Bu, sevgilinin bağışlanması olarak anlaşılabilir. Zira hemen ardından “güzel görün bana” ile 'sevgiliye duyarlılık' işletiliyor. Ama hemen ardından içinde bulunulan zamanın bir ayrılma zamanı olduğu ifade ediliyor. Bu, sevgiliden ayrılık zamanı olabilir, yaşamdan ayrılık zamanı olabilir. Hemen ardından “silahım” sözcüğü sevgiliyi öldürme/kendini öldürme olasılıklarını akla getiriyor. Ama silahın sadece hoyrat hayatın ensesinde oluşu sevgiliyi öldürme ya da birlikte ölme düşüncesini siliyor gibi. Ayrılık gecesi orada durduğu için kendini öldürme düşüncesi varlığını sürdürüyor. Ancak “hoyrat hayat” kavramı, önceden sözü edilen yazgı düşüncesiyle bağlanıyor. Yani silahı, retorik olarak yazgıya, kendisinin dilediğince yaşamasına izin vermeyen yaşamın üzerine yöneltiyor sanki. Ama tetiği çekmiyor. Çekemiyor. Hoyrat hayat, yazgı soyut olduğu için ya da yaşamdan vazgeçmek istemediği için. Ama tam da tetiği çekmediği, çekmeyeceği söylenemez. Zira çekim ya da sunum (şiir), silah yaşamın ensesinde iken bitti. İntihar ya da kat(i)l gücüllüğünü koruyor. Her an yürürlükte. Ama başlık “haybeye hüzün” olduğuna göre, “sen” boşuna korkmuştur. “Ben”, yazgıyı dikkate aldığına göre boşuna üzülmüştür. Ölüm, evet, Demokles’in kılıcı gibi tepemizde hazırdır ama o kadar. Burada özellikle ”haybeye” söz birimin halk arası (argo) kullanım olduğuna dikkat çekelim. İlk şiirdeki eski sözcük kullanımları dikkate alınırsa küçük İskender’in dili konusunda şu söylenebilir: elbette şiir içindeki işlevini de dikkate alıyordur ama diline geldiği gibi kullanımdan yana. Son olarak, sonuç olarak şunu söyleyebilirim: küçük İskender, şiirini her an patlamaya hazır bir silah gibi kuruyor. Şiirinin öyle olmasını istiyor.

Sign up to vote on this title
UsefulNot useful