Kadınların Kurtuluşu

iz b i z i m imliğim miz, k Emeğimiz, bedeni
dir...

ŞİDDETİNİZLE BARIŞMIYORUZ!
SOSYALİST DEMOKRASİ GAZETESİ ÖZEL SAYI 13 21 KASIM 2012 3 TL

DAVALARI

CİNSEL ŞİDDET

KADIN
Onlar Rojin, Elif, Gül, Rosa olarak adları üzerinden birbirini ötelerken; işverenleri adlarını bile bilmiyor, onun için tek sıfatları, adları var ve hitap şekli de bu: KADIN. Sf.12

ADI:

FİŞLENEBİLİRSİNİZ!
AKP hükümetinin gebelik fişlemesi bir kadını daha mağdur etti. Tekstil işçisi Nejla Özdemir Cenan, hamile olmadığı ve gebelik testi yaptırmadığı halde, ailesi ve eşine hamile olduğu bildirildi. Uygulama birçok kadını mağdur etmeye devam ediyor. Sf.18

DİKKAT,

Türkiye’de son yıllarda hukuk alanında kadınlar lehine iyileşmeler olmasına rağmen, cinsel saldırı suçlarındaki inatçı dokunulmazlık ve cezasızlık sürüyor. Yine devletin şiddet tekelinin pekiştirilmesi ile yüz yüzeyiz. Sf.6

2

siddetinizle ,
Kasım 2012 | Kadınların Kurtuluşu

Kadınların Kurtuluşu | Kasım 2012

3

MI YO
Yaşamın kadınlar için her geçen gün daha da zorlaştığı bir dünyada yaşıyoruz. Erkek egemen sistemin bizlere biçtiği toplumsal cinsiyet rollerini kabullenmek ve yeniden

B AR I S ,
UZ! R
üretmekle yükümlü görülüyoruz. Geçirdiğimiz her gün ise kadınların etinden, sütünden yararlanılacak birer canlı olduğu algısının daha fazla yerleştiğini görüyoruz. Kapitalizmde genel olarak insani yaşam standartlarından çoğunluk için bahsedilemezken, kadınlar için çok daha uzak bir ihtimal halini alıyor. Kadınlar neler mi yaşıyor?

dınlar savaşın taraflarının özel mülkü olarak görülüyor ve bunun için zarar verilmek istenen tarafın önce kadınları vuruluyor. İki tarafın da anneleri yıllardır gözyaşı döküyor. Akan kan en çok kadınların canından can alıyor.

Erkek egemen sistemin kadınlara biçtiği rolü kabul etmeyen kadınlar cezalandırılıyor
Cezaevleri farklı ya da aynı birçok sebepten tutuklanmış kadınlarla dolu. Bu kadınların hemen hepsi demokratik siyasetin parçalarıyken tutuklandılar. Öğrenci kadınlar, Kürt kadınlar, Kesk’li kadınlar çoğunluğu oluşturuyor. Bu kadınların hükümet gözündeki gerçek suçu ise evlerine gitmek istemeyişleri, haklarını almak için mücadele etmeleri, erkek alanı olarak görülen politik alanda devrimci safta yer almalarıdır. Sadece içerideki kadınlara değil, dışarıda, mecliste kadınların sözcüsü konumundaki milletvekili kadınlara da saldırılmakta, hem yargı yoluyla hem de medya yoluyla hedef haline getirilmektedirler. Ama yaşanan pratik ise bütün bunların kadınları yıldıramayacağını göstermiştir. Kadınlar içeride ve dışarıda mücadele etmeye devam ediyor.

Bu ülkede kadınlar erkekler tarafından öldürülüyor, devlet erkeği koruyor!
Kadın cinayetlerinin ardı arkası gelmiyor. Her gün yeni cinayet haberleri alıyoruz. Kocası, eski kocası, ağabeyi, babası, oğlu, komşusu, sokaktan geçen herhangi bir erkek tarafından öldürülüyor kadınlar. Bazıları ölüme giderken karakollarla başvuruyorlar fakat bütün kapılar yüzlerine kapanıyor, kadınlar ölüme terk ediliyor. Gülay Armağan da o kadınlardan biri. Kocasının ağabeyi Daimi Armağan’ın tecavüzünden sonra Gülay’ın kocasının durumu öğrenmesi sonucu 3 kere karakola gidiyorlar fakat karakoldan geri gönderiliyor. Sonuç olarak Gülay Armağan kocası Metin Armağan tarafından baltayla öldürülüyor. Tabi ki devamında devlet Metin Armağan’ı koruyor. Katilin ‘erkeklik onurunu zedelendiği(!)’ için cezada haksız tahrik indirimine gidilmeye çalışılıyor. Maalesef Gülay Armağan davası tek değil, böyle birçok dava var.

Şiddetinizle Barışmıyoruz!
zoruyla tecavüze uğrayan ve hamile bırakılan, ardından tekrar defalarca tecavüze uğrayan Nevin daha sonra tecavüzcüsünü av tüfeğiyle vurup, kafasını koparıyor ve köy meydanına atıyor. Hamileliğinin 5. ayında olan Nevin ne olursa olsun doğurmak istemiyor. Yargı ise Nevin’in tecavüz durumunda yararlanılan kürtaj hakkını kullanmasına izin vermiyor. Ayrıca “rüyasında gördüğü şeyler” sebebiyle ya da “yıldızların uçuşmasıyla” kadınları öldüren ve sonra erkekliklerine zarar geldiğinden öldürdüğünü söyleyen erkeklere muazzam tahrik indirimleri yapılırken Nevin için herhangi bir indirim düşünülmüyor. Adil koşullarda Nevin’in kürtaj hakkının verilmesi ve yaptığının nefsi müdafaa olduğunun görülmesi gerekir. Bizler SDP’li kadınlar olarak, bize biçilen rollerle barışmak istemediğimizi haykırıyoruz. Sokaklardan evlere çekilmek, her an ölüm, şiddet tehdidi altında yaşamak istemediğimizi haykırıyoruz. Her gün bir kadın arkadaşımızın yaşamının daha erkekler tarafından alınmasına “Hayır!” diyoruz. Mücadele ediyoruz, bütün kadınları mücadeleye çağırıyoruz. Savaşa, yoksulluğa, zamlara, tacize, tecavüze, dayağa, cinayete karşı mücadeleye çağırıyoruz. Ve hep beraber tekrarlıyoruz:

Sokakları Terk etmiyoruz! Hep Birlikte Mücadele Ediyoruz! ŞİDDETİNİZLE BARIŞMIYORUZ!
te kadına daha fazla yoksulluk, daha fazla şiddet, daha fazla savaş ve daha fazla ölüm getirmiştir. Gözleri sımsıkı bağlı, elindeki terazisi de gittikçe bozulan adalet ise bu rakamların artmasından en az hükümet kadar sorumlu. Vicdanları hâlâ sızlatan N.Ç. davası sadece bir örnek. Örnekleri çoğaltmak ise maalesef çok kolay. Anayasası ERKEK olan bir ülkenin mahkemeleri de her olayda ERKeklik ispatında... Suç oranı artıyor ama bu suçlar cezasız kalıyor. Cezasız kalan her suç başka bir suça davetiye çıkarıyor... AKP’nin 10 yıldır yürüttüğü kadın politikalarıyla, başbakanın söylemleriyle, şiddet gören, kaybettiğimiz kadınlarla durum yeterince ortada...

Bu ülkede kadınlar tecavüze uğruyor, devlet kadını değil erkeği koruyor!
Her gün yeni bir kadının tecavüze uğradığını duyuyoruz. Üstelik bizim duyduklarımız gerçek rakamların yanında devede kulak kalır. Devlet ise bu konuda da kadını korumak adına hiçbir şey yapmıyor. Kadının toplu şekilde, onlarca erkeğin tecavüzüne uğradığı, onlarca erkeğin tecavüz için yardım yataklık yaptığı vakalarda, devletin, emniyet görevlilerinin de sanık olarak yer aldığı davalardan toplu tahliye kararları çıkıyor. Tecavüzcüler serbest bırakılıyor. Yeni tecavüzlerin önü açılıyor. Erkekler bu kadar korunurken, tecavüze uğrayan kadınlar ya bilerek medya tarafından afişe ediliyor, ya da koruma altına almak adı altında ailelerinden koparılıyor. Saldırgan erkek uzaklaştırılmıyor. Tecavüzcüsüne karşı kendisini koruyan kadınlara ise ne olduğunu Nevin örneğinden görebiliriz. Silah

ulaşıma gelen ama bir türlü maaşlara gelmeyen zamlar halkı yoksullaştırıyor. Bu yoksulluğun en büyük yükünü ise kadınlar çekiyor. Kimisi daha fazla güvencesiz işlerde çalışmak zorunda kalırken, birçok kadın da aile bireylerinin dişinden tırnağından artırdıklarını eşit paylaştırmaya çalışarak, yama yaparak, yeniden kullanarak ailesini geçindirmeye çalışıyor.

AKP’NİN 10 YILI: KADIN KIRIMI
Geçtiğimiz günlerde bütün medya, Zonguldak Cumhuriyet Savcısı Veli San’ın, Bülent Ecevit Üniversitesi’nde düzenlenen Anadolu Adli Bilimler Tıp Kongresi’nde yaptığı, “Türkiye’de ve Batı Karadeniz’de Cinsel Sal-

dırı Suçları ve İstatistikî Bilgiler” konulu sunumu gündeme taşıdı. Bu sunumda San, “Türk Ceza Kanunu'nun (Cinsel Dokunulmazlığa Karşı Suçlar) 102, 103, 104 ve 105. maddelerine göre işlenen suçlarda 2002'de Türkiye'de dosya sayısı 8 bin 146 iken bu sayı 2011'de 32 bin 988 olmuştur. Yani yüzde 400 civarında bir artış var,” dedi. Zonguldak’ta da cinsel suçlardaki artışın Türkiye ortalamasıyla aynı olduğunu ifade eden Savcı San, “2002’de cinsel saldırı ile ilgili Zonguldak’ta 196 dosya açılırken, 2011’de 342 dosya açılmıştır. Neredeyse Türkiye ile başa baş gitmiştir. Sinop’ta 2002’de 40, 2011’de 157 dosya, Karabük’te 2002’de 50,

2011’de 155, Bartın’da 2002’de 22, 2011’de 94, Kastamonu’da 2002’de 74, 2011’de 208 dosya açılmıştır," diyerek ortaya serdi çirkinleşen tabloyu. Yine başka bir araştırmaya göre de erkekler Eylül’de 13 kadın öldürdü, 12 kadın ve iki erkek çocuğa tecavüz etti, 16 kadını yaraladı, 9 kadını taciz etti. Kocasından şiddet gören üç kadın intihar etti. Bunlardan ikisi tecavüzcüleriyle evlendirilmişti. Tüm bu istatistikler sadece rakam değil ve de bu rakamların son on yılda artması tesadüf değil. Bu rakamların gittikçe artan bir seyir izlemesinin AKP iktidarının muhafazakâr çizgisiyle kuvvetli bir bağının olduğunu inkâr etmek, gerçeğe, bilime ve yaşama ters düşecektir. AKP İLERİ DEMOKRASİSİYLE birlik-

Yoksulluk ve savaş en çok kadınları vuruyor!
Elektriğe, suya, doğalgaza,

Kadınlar savaşın hep kaybedeni
Sınırların içerisinde süren savaşta da en çok kadınlar zarar görüyor. Şiddet daha fazla meşrulaşıyor, ka-

4

Kasım 2012 | Kadınların Kurtuluşu

Kadınların Kurtuluşu | Kasım 2012

5

TRANSIZ, BURADAYIZ; ALIŞIN, GİTMİYORUZ!
“Ne idüğü belirsiz insanların sitemize gelip gitmesinden, sitemizdeki aileler ve çevre bina sakinleri rahatsız olmakta. Gelip giden bu ahlaksızlıklara göz yumanlar site sakinleri ve çevre bina sakinleri tarafından kınanmaktadır.”
Yolunuz bir gün Avcılar’a düşerse, olur ya bir de Denizköşkler sahilinin oralarda turlamayı düşünürseniz, bu yazı sizi koca bir pankart olmuş bir şekilde bir apartmanın balkonundan kibirle selamlayabilir. Bu pankartın yanı sıra, eğer Cumartesi günleri o bölgeye gitmeyi kararlaştırırsanız, emekli bir savcının arkasına takılan bir güruhtan “İnsan bile değiller”, “Namus için öldürür, canımızı veririz” sloganlarını duymanız da olası. Peki, kim bu insan bile olmayanlar, kim bu ahlaksızlar(!) Avcılar Meis Sitesi’nde geçen hafta sosyal medyaya düşen bir linç girişimi haberi vardı. Bu sitede uzun yıllardan beri ikamet eden translardan şimdi rahatsız olmayı akıl eden bir grup, transların bu apartmandan çıkıp gitmesini istemekte, bunu sağlamak adına da pankartta yazdığı üzere sadece apartman ve ya çevre binada oturanlarla yetinmeyip, Avcılar’da Merkez Cami önünde başlayacak, halkı ahlaksızlığa(!) karşı birlik ve beraberliğe davet eden bir eylem örgütlemişlerdir. Hedefi de dağıttıkları bildiride gayet açık: “Aile yaşantımıza uygun olmayan ahlak anlayışı”! Eylem boyunca ahlakla yatıp, ahlakla kalkıyoruz maşallah(!). Bu süreç de hedef gösterilen transların evlerinin mühürlenmesi ve onların sokağa atılmasıyla sonuçlandı. Tüm bunları gördükçe insan şunları sormadan duramıyor. Nasıl bir aile ahlakından oluşuyor ki bu sistem, daha dün genç bir kadın evi basılmak suretiyle tecavüz edilip öldürülüyor! Nasıl bir aile ahlakını pompalıyor ki bu sistem, taciz o kadar yaygın bir hal alıyor ki, kadının sokağa adımını attığı an
13 Ekim Cumartesi günü, manşetlerde 20 yaşında bir üniversite öğrencisi kadının fotoğrafı. Yanında Twitter hesabında yazdığı doğum günü mesajının magazinleştirilmiş “flaş” hali. Kadına yönelik şiddetin bir vahşetiyle daha karşılaştık, bu sefer başka bir kadın, başka bir öyküyle. Fatmanur üniversiteden arkadaşıyla yeni taşındıkları evlerinde internet bağlattığı C.K. tarafından bir süre taciz edilmiş, ardından evinde ağzı ve elleri koli bandıyla kapatılmış bir şekilde ölü bulundu. İz-

PEŞİNİ BIRAKMADIKLARIMIZ...
Fethiye Adliyesi’nde görülmekte olan toplu tecavüz davası, 7. duruşmasında karara bağlandı. Altısı yetişkin, ikisi suça sürüklenen çocuklardan oluşan sanıkların hepsi beraat etti. Karar temyize gitti. Duruşmanın ardından tecavüze uğrayan kadının avukatlarının yaptığı basın açıklamasında şu ifadelere yer verildi: “Soruşturma başından itibaren özensiz bir şekilde yürütülüyor. Bu suçun ortaya çıkarılmasının hedeflenmediği açık. Dava zaten olağanüstü yargı yolları sayesinde, AİHM’e başvurulduktan sonra açılabildi. Bir önceki duruşmada savcı delil yetersizliğine istinaden beraat konusunda mütalaa vermişti. Bu duruşmada da sanık vekilleri, sanıkların tecavüzü gerçekleştirmediğini, hatta bu dosyada bir tecavüz olmadığını, müvekkilimizin kurgusundan ibaret bir senaryo olduğunu ve asıl mağdurların kendi müvekkilleri olduğunu söyleyerek savunmalarını yaptılar. Bu dava müvekkilimize karşı oluşturulan önyargı ağı içinde yürüdü. Cinsel şiddet suçlarında kadının beyanı esas alınarak yargılamanın yürütülmesi gerekir. Bu suçlar kapalı alan suçlarıdır ve tanıkları olabilecek suçlar değildir. Bu nedenle tecavüz suçlarında kadının beyanı esas alınmalıdır. Ancak bunun aksi karşı tarafça ispatlanabiliyorsa tartışılabilir.”

tacize uğrayacağının kabul edilmesi normalleştiriliyor! Nasıl bir aile ahlakına sahip ki bu devletin yargısı, 13 yaşında tecavüze uğrayan bir çocuğun “rızasını” öngörüp, bütün tecavüzcülerini serbest bırakabiliyor! Neyin ahlakına sahip bu devletin emniyeti, tecavüzü yıllarca bir işkence aracı olarak kullanıyor, üstelik bunu işkence aracı olarak kullandığı tescilli olan bir insanı emniyet müdürü yapabiliyor! Neyin ahlakına sahip ki bu düzen, translara seks işçiliğinden başka bir çalışma alanı bırakmayıp, üstelik bu seks işçileriyle bizzat kendisi birlikte olup, üstüne “Burada fuhuş var, defolun” deme ikiyüzlülüğü utanmadan sıkılmadan gösterebiliyor! Sadece cinsel kimliği kendisinden farklılık gösterdiği için, türlü işkenceler sonucunda hiç gözünü kırpmadan bir trans kadını öldürüp, toplumun o temiz(!) ahlakının meşruluğunda ellerindeki kandan sıyrılabiliyor! Yani, gördüğümüz üzere, namus dedikleri şey bir cinsel kimliğin diğer cinsel kimliği ezip, sömürüp üzerinde her türlü şiddet ve baskı araçlarını kullanmasından başka bir anlam taşımıyor. Ve işin en kötüsü de aslında heteroseksizme kul olup, insan olmayı bir türlü beceremeyenler, uğruna can bile verecekleri bu kirli ahlakları için nefret cinayeti işlemekte bir beis görmüyor, bu katliamları kutsamaktan da geri durmuyorlar! Nasıl olsa dedikleri gibi, at onların, silah onların, avrat onların ama namus belasına döktükleri kan bizlerin! Tüm bunların yanı sıra, Meis davasını biraz eşelediğimiz de aslında, meselenin esas çıkış sebebinin ne idüğü belirsiz dedikleri, aslında ismi de cismi de gayet belli olan trans kadınların “fuhuş iddiası” sebebiyle çevreye verdikleri zarardan

FETHİYE DAVASI, bulunmak, çocuğun nitelikli cinsel avukatları ise, bu talebin sadece savunma için toplanılacak. UTANÇ DAVASI OLDU istismarı, kişiyi hürriyetten yoksun davayı uzatmaya yarayacağına GÜLAY ARMAĞAN bırakmak, mağdurun beden ve ruh dikkat çekerek, adli tıptan gelecek
sağlığını bozacak şekilde çocuğa cinsel istismar” suçlarından açılan 3 dosyanın da birleştirilmesine karar verilmişti. Duruşmaya olay sonrasında koruma altına alınan 14 yaşındaki Ö.C. katılmadı, mahkemede sosyal uzmanlar tarafından alınan videosu izlendi. Sakarya Cumhuriyet Savcılığı tarafından hazırlanan ve Sakarya Ağır Ceza Mahkemesi tarafından kabul edilen iddianamede, yurtdışına kaçan polis müdürü N.Ş. hakkında, “Çocuğun basit cinsel istismarı, zincirleme çocuğun nitelikli basit istismarı ve kişiyi hürriyetinden yoksun bırakma” gibi suçlardan 60 yıl kadar hapis cezası istendi. Diğer polis müdürü E.T. için de “Zincirleme çocuğun cinsel istismarı, nitelikli hürriyetten yoksun bırakma” suçlarından 30 yıla kadar hapis cezası talep ediliyor. Diğer sanıklar için ise “Çocuğun nitelikli cinsel istismarı, kişiyi hürriyetten yoksun bırakmak, cebir kullanarak cinsel saldırıda bulunmak” suçlarından ayrı ayrı olmak üzere 20 yıl ile 35 yıl arasında hapis cezaları talep ediliyor. raporun beklenmemesi gerektiğini, katil zanlısının akli durumunun yerinde olduğunun ortada olduğunu vurguladı. İstanbul Adli Tıp Kurumu’ndan gelen rapor ile Baltacı’nın akli durumunun yerinde olduğu kesinleşti. Mütalaada, sanığın kasten öldürme suçundan cezalandırılması istendi ve sanığın maktul ile konuşmaya bıçak ve tabancayla gitmesi nedeniyle “tasarlayarak öldürme” suçundan ağırlaştırılmış müebbet hapis ile cezalandırılması talep edildi. Dava devam ediyor, kadınlar takipte. 3 Aralık 2011 tarihinde eşi Gülay Armağan’ı baltayla öldüren Metin Armağan’ın yargılanmasına 22 Kasım 2012 günü devam edilecek. Metin Armağan şu an tutuklu. Savcı birçok kadın cinayeti davasında olduğu gibi, Türk Ceza Kanunu’nun 29/1 maddesinin de uygulanmasını istiyor. Yani kadın cinayetlerinde, katil erkeklerin imdadına koşan haksız tahrik indirimi ile yine karşı karşıyayız. Hem bu davada “haksız tahrik”le mücadele etmek hem de yargı sisteminin bu cinsiyetçi ve vicdana sığmayan uygulamasını ortadan kaldırmak için ses çıkarmak durumundayız. Çünkü mahkeme kararlarının zemininde cinsiyetçi sistem yer alıyor. Sistem, bir erkeği kurtarmak için harekete geçtiğinde, karakollardan hastanelere, yüksek yargıdan adalet teşkilatının tüm birimlerine kadar, siyasetçiler de dâhil olmak üzere, bütün mekanizmalar tüm gücüyle erkek saldırganı kurtarmak için işliyor. Bizleri öldüren, tecavüz eden erkekler ‘haksız tahrik’ indirimleriyle devlet tarafından korunuyor. Yaşadıklarımız bize gösterdi ki kadınların takip ettiği davalarda erkek yargı istediği gibi davranamıyor, onların erkek dayanışmasını engelleyip kadın lehine kararlar çıkartabiliyoruz. Bu yüzden kadına yönelik şiddet ve cinayet davalarının sonuna kadar takipçisi olacağız, katil erkeklerin, tecavüzcülerin peşlerini bırakmayacağız. Gülay Armağan’ın davası hepimizin davasıdır. Bu davanın takipçisiyiz. Kadın katillerinin peşindeyiz. Haksız tahrik uygulaması hem bu davadan hem de tüm yargı sisteminden silinmek zorundadır. O zaman bir adım atmış olacak ve atacağımız diğer adımlar için güç kazanacağız.

değil, depremden etkilenen bu binanın depremin etkilerinin unutulması, belirli çevre düzenlemeleri yapılması sonucunda fiyatının artmasından başka bir şey olmadığından meydana geldiğini öğreniyoruz. Tabi bu noktada, homofobi ve transfobinin toplumdaki yaygınlığı düşünüldüğünde, rant kaygılarını bu noktada meşrulaştırmakta da hiç zorluk çekmiyorlar. Fakat bu güruhun unuttuğu ve bizlerin hatırlatması gereken çok önemli bir nokta var: Evet, heteroseksist-patriarkal sistem tarafından pompalanan namus anlayışının meşruluğu ortada, ama bu bizlerin; kadınların, LGBT’lerin mücadele dirençlerini sonlandıracağı ve her türlü mücadelenin yolunu tıkayacağı anlamına gelmez! Sistemin büyüklüğü, bizim onun karşısında mutlak surette yenilgide olduğumuzu belirtmez. Doğru dayanışma kanalları ve mücadele yöntemleri örüldüğü ve örgütlendiğinde ama kısa ama uzun erimli, namusun kendisi bizi yemeden bizim onu yeneceğimiz bir zaferin gelmemesi için hiçbir sebep yok! Ve bu sebepten, “hep beraber” bağırıyoruz: TRANSIZ, BURADAYIZ, ALIŞIN, ALIŞIN, GİTMİYORUZ!

CANDAN DUMRUL
Fethiye’deki toplu tecavüz davasında sanıkların avukatlığını yapan Muğla Barosu Başkanı Mustafa İlker Gürkan’ı protesto eden Avukat Candan Dumrul, kendisine soruşturma açan Ankara Barosu’na savunma verirken, Ankara Kadın Platformu da Baro önündeydi. Ankara Barosu’nun düzenlemiş olduğu Uluslararası Hukuk Kurultayı’na Muğla Barosu Başkanı Gürkan “Hukukun Üstünlüğü ve Direnme Hakkı”nı konuşmak üzere davet edilmişti. Ankara Kadın Platformu, Baro’dan “İnsan hakları ihlallerinin de konuşulduğu bu oturumda en son konuşma hakkının ona ait olduğunu düşünüyoruz” diyerek Gürkan’ı konuşmacı listesinden çıkarmasını istemişti. Gürkan’ın listeden çıkarılmaması üzerine Platform üyeleri “Mağdur kadının insan haklarını ihlal ettiğini” belirterek Gürkan’ı kurultayda protesto etti. Metni de Avukat Candan Dumrul okudu. Gürkan’ın şikayeti üzerine Ankara Barosu Dumrul’a bir soruşturma açtı. Bu esnada Fethiye davasının sanıkları beraat etti. Dumrul’u savunan avukatlar Disiplin Kurulu odasına sığmadığı için ileriki günlerde tekrar

NECLA YILDIZ
İki yıl önce kızının eski erkek arkadaşı Gazi Baltacı tarafından sokak ortasında öldürülen adliye çalışanı ve BES İşyeri Temsilcisi Nejla Yıldız cinayeti davası sürüyor. Daha önceki duruşmada sanık Gazi Baltacı kadın avukatlar içeri girerken “Ne yapıyorsunuz gız?” diyerek mahkemede şov yapmaya çalışmıştı. Mahkeme heyetinin “İstanbul’a gittin mi?” sorusuna sanık Gazi Baltacı, “Komutanım ben Edirne Keşan’dan getirildim. Beni burada çok tuttunuz, Keşan’a gitmek istiyorum” diye yanıt vererek mahkeme heyetini cezai ehliyeti olmadığını yönünde etkilemeye çalışmıştı. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı da davaya müdahil olmayı talep etmiş, talepte “Bakanlığımız da bu cinayetten zarar görmüştür. Müdahil olmak istiyoruz” denilmişti. Müdahil avukatları “Bu cinayeti engellemekte yükümlü olan kurumlardan biri olan bu kurumun böyle bir talebi kabul edilemez” diyerek talebe itiraz etmişlerdi. 9 ay sanık Gazi istemek Öldürülen başlatılmayan davada, Baltacı adli tıptan rapor konusunda diretmişti. Nejla Yıldız ve ailesinin

SAKARYA DAVASI
Sakarya’da 14 yaşındaki Ö.C.’ye aralarında iki polis müdürünün de bulunduğu 34 kişinin cinsel istismarda bulunduğu “Utanç davası”nın 2. duruşması 22 Kasım’da yapılacak. Ö.Ç. davasında 34 sanık var. Sekiz yetişkin sanıktan ikisi, üst düzey polis yetkilileri. Geriye kalan 26 sanık ise 18 yaşından küçük. Buna rağmen davada tüm sanıklar bir arada yargılanıyor. Böylece çocuklara yönelik koruma tedbirlerinden yetişkinler de faydalanıyor. Sanıklar arasında bulunan kamu görevlileriyle ilgili olarak hiçbir idari soruşturma bulunmuyor. Sanıklardan 4. sınıf emniyet müdürü N.Ş.’nin serbest bırakılmasının sağlandığı ve kaçmasına göz yumulduğu yönünde iddialar var. İlk duruşmada sanıklar için, “Cebir kullanarak cinsel saldırıda

FATMANUR’UN KATİLİ KİM?
lenen kamera görüntülerinden C.K.’nın “müthiş” rahatlığını, sigara içip stresini attıktan sonra yarım kalan işini bitirmek için tekrar eve girmesini ve planını tam da istediği gibi nasıl gerçekleştirdiğini görebiliyoruz. Yakalandıktan sonra cinayeti itiraf eden ancak cinayet anını hatırlamadığını iddia eden katil için yeni bir ağır tahrik indirimi ve pişmanlık yasası devreye girecektir muhtemelen. Evet, bu olayda erkek şiddeti tarafından katledilen kadın arkadaşımız “gecenin bir vakti dışarıda” değil, kendi evinde. Üstelik “açık saçık” da giyinmemiş ama mutlaka vardır bir tahriki yetkililerimizce, Adli Tıp Kurumu ve yargının C.K. için vardır bir çalışması. Her gün farklı isimler, farklı yerler ama kadına yönelik şiddet sınır tanımıyor, engellemek bir yana tahrik indirimleri, akıl sağlığı bozukluğu gibi ayarlamalarla teşvik ediliyor. Bu suç “cinayetler abartılıyor” diyen Erdoğan ve tebaasının, her seferinde cezayı kadına biçen erkek adaletindir. Rakamlar sadece sayı gösterir, yaşanmamış hayatlar, hayaller, emek, duygular ve istekleri göstermez ki o haliyle bile çok ürkütücü kadın cinayetlerinin rakamsal ifadesi. Kadına yönelik şiddet ve kadın cinayetleri bizim için abartılmaması gereken rakamlar değildir, kadınların ellerinden alınan hayatları, hayalleri, kimliği ve bedeni, kadın özgürlüğü ve mücadelesidir. Biz kadınlar bugüne kadar kadına yönelik şiddetin peşini bırakmadık ve bırakmayacağız. Hepsini suçlular cezalandırılıncaya, sokaklar bizim oluncaya kadar takip edeceğiz. Şiddeti aklamaya çalışanlar, katilleri koruyanlar ve şiddetin her türlü uygulayıcıları boyalarımızdan, balonlarımızdan, taşlarımızdan mutlak nasibini alacaktır. Kadınların sesi seslerimizde çoğalsın.

6

Kasım 2012 | Kadınların Kurtuluşu

Kadınların Kurtuluşu | Kasım 2012

CİNSEL ŞİDDET DAVALARI
Türkiye’de son yıllarda hukuk alanında kadınlar lehine iyileşmeler olmasına rağmen, cinsel saldırı suçlarındaki inatçı dokunulmazlık ve cezasızlık sürüyor. Devlet kendine ayırdığı zor tekelinin uzantısı saydığı yaşam hakkı ihlallerinde, yani kadın cinayetlerinde bir nebze olsun cezalandırıcı iken, cinsel saldırı davaları birbiri ardına tahliyelerle, beraatlarla sonuçlanıyor. Hele bir de failin devlet güçleri olduğu vakalarda hukukun kırıntısına bile rastlanamıyor. Burada yine devletin şiddet tekelinin pekiştirilmesi ile yüz yüzeyiz. Kadın cinayetleri ile cinsel saldırı davalarının akıbeti arasındaki fark, irdelenmeye, açıklanmaya muhtaç bir durum. Belirttiğimiz gibi, devlet, yaşam hakkının ihlalini, şiddet tekelinin uzantısı olarak kendisine özel bir lüks/hak saymakta. Erkek egemen sistem, yaşam hakkının ihlal edilebilirliği açısından şiddet tekelinin devlete özel kalması, kitleselleşmemesi noktasında hassas davranmakta. Ancak iş cinsel saldırıya geldiğinde işler değişiyor. Cinsel şiddet, erkek egemen sistemde devlet ile erkekler arasındaki örtülü bir uzlaşı noktası. Cinsel tutum ve davranışlar noktasında “namus” adı altında en yüksek perdeden sözde “erkek ahlakı” propaganda edilirken, kapalı kapılar ardında, erkekliğin açık çekleri kullandırılır. Bu durumu Kürtlere yönelik linçlerle karşılaştırabiliriz. Şiddet tekeli, şovenizmin sürdürülebilir olması, yeniden üretilmesi için kitleselleştirilmekte. Toplu linçlerle Türklere “erk” olmanın gücü tattırılarak şovenizm zerk edilirken, cinsel saldırıyla da erkeğe cins olarak üstün olmanın erki, bir başka şovenizm zerk edilmekte. Erkek egemen sistem, topluma sirayet edebilmek, erkeklerin cins olarak üstünlüğünü sürdürebilmek için erkek egemen tahakkümü yaygınlaştırmak, erkeklere dağıtmak zorundadır. Cinsel saldırı suçlarında gördüğümüz işte bu tahakkümün kitleselleşmesi, davalardaki sonuçlar ise erkek egemen sistemin erkekliğe yazdığı açık çeklerin kullandırılmasıdır. Yine kadın cinayeti davalarında işin içine “namus” girdiğinde, erkek egemen sistemin şiddet tekelini “kendinden zuhur” mantığıyla uygulamak sistem tarafından “hafifletici neden”, “haksız-ağır tahrik” gerekçelendirmeleriyle hoş görülmekte, cezasızlık, en azından indirim söz konusu olmaktadır. Cezalandırmaya ancak “namus” kutucuğu boş ise rastlanabilmektedir. Sistem “sürüne sürüne erkeklik” gerçeğinin üstünü, erkeğin erkini, cins olarak üstünlüğünü cinsel saldırıyla yaşatmasına izin vererek örtüyor. Sürüne sürüne erkeklik, “kadın da olsa çocuk da olsa” cinsel saldırı ile karşısına alarak kendini erkin parçası olarak hissediyor, sistemle uzlaşıp suç ortağı olarak dahil oluyor. Cinsel saldırı karşısında kadınların dayanışması Toplumsal ikiyüzlülüğün en çıplak alanı kadına dönük şiddettir herhalde. Kutsal ailenin, yüce devletin, uğruna ölünüp öldürülen namusun kapı duvar olduğu yer şiddete uğrayan kadın ve terk edildiği yalnızlıktır. Her gün onlarca örneğinin medyada yer bulmasının önemi yoktur, şiddete uğrayanın kardeşin, annen, kızın ya da komşun olmasının, her şeyin gözünün önünde gerçekleşmesinin önemi yoktur, yaşadığı onca şeyden sonra seni resmi makam sayıp karşına gelmesinin de önemi yoktur; gelen-yaşayan-anlatan kadındır; anlattıkları bildiğin her şeyi alt üst edecek kadar kötü, bulaşmak istemeyeceğin kadar büyüktür; yok saymak çok zorsa suçlamak o kadar kolaydır. Kadınların neler yaşadığı iş sıralamaya geldiğinde çoğu insan tarafından sıralanması o kadar zor başlıklar oluşturmaz; hemen herkes dayak-taciz-tecavüz diye başlayan bir sıralamayı psikolojik şiddet türlerine kadar anlatabilir; toplumda bunların yaşandığını dillendirebilir. Ama kendisinin yaşadıklarının şiddet olduğunu söylemek, çoğu kadın için ömrü boyunca hiç dillendirilemeyecek kadar zordur. Bunun aşılması, toplumsal cinsiyetin kadına ve erkeğe biçtiği rollerin sorgulanması, yaşadıklarının erkeklikle ilgili olduğunun adının konulabilmesi ve buna karşı direnecek iradenin oluşabilmesi gibi kadınlar için çoğu zaman oldukça zorlu kararları gerekli kılar. Buna karşın, aileyi korumak, suçu kendinde aramak ya da bir şekilde yaşadıklarının adını koysa da erkeği kendinden güçlü görerek ondan kurtulamayacağını düşünmek öğrenilmişliklere daha uygundur. Bildiğimiz rakamların, rakamlara dökülmeyenlerin yanında komik kalması bu yüzdendir. Yapılan anketlerde her dört kadından üçünün hayatında en az bir kez taciz-tecavüz tehlikesi ile yüz yüze kaldığı; ya da Türkiye de kadınların yarısının şiddete maruz kaldığı verilenirken; bunları yaşayanların sanki gerçekte var olmayan/başka kadınlarmış gibi uzak algılanabilmesi; resmi rakamlara hiç girmemesi, “haber olan” örneklerde kadınların yaşadıklarının magazinden öteye ilgi bulamaması; iş hukuksal bir sürece girdiğinde ise tek bir vakanın bile dile getirilebilmesi için hem birey olarak kadının kendisinin hem de bunun takipçisi olan diğer kadınların pek çok zorluğu aşmasını gerektirmesi, tüm bunlar aşılsa bile erkeğin korunması, ataerkilliğin kadınlar üzerinde kurduğu cenderenin sarmallarıdır. Sarmalın en önemli boyutu ise, kadının yalnız bırakılmasıdır. Kadına inanmayan; inansa da destek olmayanlar anne-baba-kardeş-çocuk-akrabakomşu-polis-hâkim-avukat-sosyal güvenlik uzmanı ile başlayan koca bir liste olarak uzanır; eğer ortada bir kadın örgütü yoksa zaten bu kişilerden başka da medet umulabilecek pek bir kapı yoktur ortada. Kadın mücadelesinin/kadın örgütlerinin belki de en önemli rolü, yalnızlık kıskacının aşılmasıdır bu nedenle. Herkesin yüz çevirmeye, hadi istekli demeyelim de meyilli olduğu yerde, kadın mücadelesinin kazanımları kadınları ayakta tutabilecek tek daldır. Bu, kadına haklarını anlatan bir bildiri, bunları tek yaşayan sen değilsin diyen bir kitap, bir sığınma evi, ücretsiz avukat, yaşadıklarını aşmasını sağlayan psikolojik destek, davaya yapılan müdahillik başvurusu, erkek hukukunu teşhir eden bir eylem ya da cenazesini kimsenin kaldırmadığı bir kadınının cenazesini kaldıran başka kadınlar olabilir. Bütün bunlar kadınların mücadelesi ve deneyimi ile sabittir: NÇ, Fethiye, ÖÇ; hepsi içlerinde kamu görevlilerinin de olduğu toplu tecavüz davalarının mağdurları. Tecavüze uğradığında NÇ 13, ÖÇ 14 yaşında. NÇ ve Fethiye davaları erkeğin korunduğu utanç davaları olarak sonlandı, ÖÇ davası halen sürüyor. Cafiye Kaya, Rengiye Mengi, Gülay Armağan, Emine Yayla… Erkekler tarafından öldürülen kadınlar; Adalet Bakanlığı verileri 2009 yılında 1126; 2010’da 337, 2011’de 160 kadınının öldürüldüğünü söylüyor, 2012 yılının ilk altı ayında öldürülen kadın sayısı ise 92. Bu kadınların birçoğu koruma talep ettikleri halde, hatta sözde koruma altındayken öldürüldü. İsmi “çocuk gelinler” olarak geçen binlerce kadın. Sayısı bilenmeyen taciz ve tecavüz. Sayısı bilinmeyen fiziksel/psikolojik şiddet vakaları. Bu 25 Kasım’da da kadınlar gerçeğe çağrı yapacak. Alanlarda, gerçek o sizin anlattığınız kutsal aile değil, yüce devlet adaleti, ulu namus anlayışınız değil diyecek. Yaşadıklarından çıkardıkları derslerle hakları olanı koruyacak ve evet, daha fazlasını isteyecek. Kürtajın hak olduğunu, bedeninin ve emeğinin üzerinde sadece kendisinin söz sahibi olabileceğini dile getirecek. Erkek devlet şiddetine karşı yalnızlaşmamak için kadın mücadelesini yine kadınlar büyütecek.

ERKEK EGEMENLİĞİN KIRMIZI ÇİZGİSİ:
Seçil Şen

KARMA ÖRGÜTLERDE
SDP’nin 10. kuruluş yılında SDP’li kadınlar olarak, 10 yıllık bir örgütlenme ve mücadelenin birikimiyle 5. Kadın Konferansı’nı gerçekleştirdik. Bu 10 yıl süresince gerek örgütsel, gerekse de politik deneyimlerimizle kadın kurtuluş mücadelesinin önemli öznelerinden biri olmayı başardık. Bu deneyimleri hem olumlu hem de olumsuz anlamda ele alabiliriz. Cinsiyetçilikle mücadele politik ve örgütsel hayatımızın hep en merkezinde yer alageldi. Erkek egemen bir toplumda yaşayan ve bundan nasibini almış bir karma kurumda mücadele eden kadınlar olarak, gerek parti dışında gerekse parti içinde cinsiyetçilikle mücadele yürütmemizden daha doğal bir şey olamaz. Bir karma kurum olması dolayısıyla kadınlar ve erkekler olarak birlikte ortak bir mücadele yürütüyoruz. SDP bu ortak emeğin ürünüdür. Bu 10 yıllık sürede SDP’li kadınlar bir yandan partimizin genel mücadele pratiğini yürütürken diğer yandan da cinsiyetçilikle mücadele etmiştir. Geride bıraktığımız 4 kadın konferansının da en fazla yer tutan gündemlerinin başında cinsiyetçilikle mücadele gelmiştir. Her konferans döneminde cinsiyetçiliği geriletmek adına önemli adımlar atılmış ve kararlar alınmıştır. Bunlar tüzüğümüz gereği parti kararı haline gelmiştir. Bununla birlikte kurulduğu 2002’den bugüne partimizde birçok cinsiyetçi uygulamalar tecrübe edilmiştir. En örgütlü olduğumuz dönemde dahi bu sorunu yaşamaya devam ettiğimiz bilinen bir gerçektir. Cinsiyetçiliğe dair çok önemli badireler atlattık. Bunlar bu konferansa katılan büyük bir bileşen açısından bizzat deneyimlenmiş olmakla beraber bir kesim açısından ise bilinmemekte ya da sözlü aktarım düzeyinde bilinmektedir. Bu 10 yıllık sürenin en yakıcı cinsiyetçilik deneyimleri bir kez daha tartışılıp irdelenmedikçe halen yaşamaya devam ettiğimiz cinsiyetçi uygulamalara dair alacağımız pozisyon da sağlıklı olmaz. Ki bunların başında yalnızca bize değil bizim dışımızdaki kadın örgütlenmelerine de ders niteliği taşıyan 2007 krizi gelmektedir. Bir grup kadın olarak bu 10 yıllık süreci kadın kampımızda tartıştık ve kadın konferansında daha derinlemesine tartışmamızın önemli olduğuna dair ortaklaştık. Kamptaki tartışmamızda kadınların daha önce de bu süreci etraflıca ele alarak kendilerini sorgulayıp özeleştirel süzgeçten geçirdiği halde erkeklerin kendi paylarına düşen devasa boyutu gerçek anlamda ele alıp kendilerini sorguladıkları kanısında olmadığımızı belirtmiştik. Bilinmesi gerekir ki özeleştiri süreci de kadınların başlattığı bir süreç olmuş, bu bağlamda partinin önünü açıcı genel özeleştirel kararların alınmasına dair zorlayıcı olmuştur. Özeleştiri ortak kararımızdır ancak birçok kararımız gibi erkeklerce ne denli içselleştirildiği, ne denli kendi erkekliklerini sorgulattığı tartışmaya açıktır. Oysa ki partimizin programı, tüzüğü, kongre kararları bir bütündür ve birini ya da bir kısmını yok saymak partiyi yok saymaktır. Hatırlamak adına en basitinden birkaç madde:
1- Partimiz kendi içinde ve dışında cinsiyetçilikle mücadele eder, 2- Parti içinde her türlü cinsiyetçilik teşhir edilir, 3- Cinsiyetçilikle mücadele sadece kadınların değil erkeklerin de görevidir, 4- 2. Kadın Konferansı’ndaki “kadına yönelik şiddet” kararı ve 4. Kadın Konferansı’nda ona yapılan ek, 5- Kadın örgütlenmemiz bir bütündür, bütün alanları keser. Kadın koordinasyonlarımızın hangi alandan olursa olsun istediği kadınla izin almaksızın görüşme yetkisi vardır, 6- Kadına yönelik her türlü şiddet öncelikle kadın koordinasyonlarımıza, yoksa merkezi kadın koordinasyonuna iletilir. Yerelde, gençlik içinde çözmek vb. gibi bir uygulama yoktur. 7- YETMİYORSA YENİLERİNİ GETİRMEK BİZİM İÇİN ZOR DEĞİL…

7

CİNSİYETÇİLİKLE MÜCADELE
örgütlü gücümüzü yeri geldiğinde erkekleri geriletmek adına ikircimsiz işletmemiz, - İkincisi, kazanımlarımıza şiddetle sahip çıkmamız olmalı, - Üçüncüsü tek tek karşılarına dikilerek “arıza kadın” damgası yiyip dışlanmak, politikadan düşmek yerine örgütlü gücümüzü kullanmamız, öne çıkarmamız gerekli, - Partimiz genç bir parti, bu nedenle öncelikle genç kadınların kadın politikalarına yönlendirilmesi önemli, - Kadın koordinasyonlarımızı cinsiyetçilikle mücadelede yaptırım uygulayabilen organlar haline getirecek tüzüksel değişim kararları alarak erkek egemenliği ve erkekler karşısında daha güçlü bir konuma sıçratabiliriz.

Tam bu noktada “Sorunun kendisinin program, tüzük veya kararlarımız olmadığı; tersine, bunların bilinmiyor olması ya da bile bile uygulanmıyor olduğu” tespitini yapmak gerekiyor. Belki de bir içselleştirmeme sorunuyla yüz yüzeyiz. Buna çözüm üretmek sadece kadınların değil tüm partinin, yani erkeklerin de görevi olmalı. Konunun bir başka boyutu, “Biz kadınlar bu anlattığımız zaaflarda pay sahibi miyiz?” sorusudur. Evet, payımıza düşen tarafları var. Bunun başında da kadınlar olarak
- Örgütsüzlüğümüz, - Kazanımlarımıza en başta bizim sahip çıkmıyor olmamız, - Olaylar karşısında örgütlü gücümüze değil bireysel tepkiye ya da çözüme başvurmamız, - Kadın organlarının işletilmesini öncelemiyor olmamız, - Birbirimizle dayanışmayı değil rekabeti tercih ediyor olmamız, - Erkekleri partinin ev sahibi, kendimizi ise her an gitmeye hazır misafir olarak görmemiz… gibi gerçekler geliyor. Uzatmak mümkün. Elbette ki bunları değiştirmek en önemli görevimiz olmalı.

Görüldüğü gibi cinsiyetçilikle mücadelenin bir yanı, örgütlenme meselesiyle tamamen iç içe geçmiş durumdadır. Unutmayalım ki kadınlar arası rekabet varsa kadın örgütlenmesi yapılamıyor. Ve yine kadınlar arası dayanışma yoksa cinsiyetçilikle mücadele edilemiyor. Kadın örgütlülüğün kurumsallaşamaması noktasında tespit ettiğimiz en büyük eksiklerden biri kadın kadro eksikliğidir. Bu bağlamda kadın kadroların güçlendirilmesi, kadınlar arası dayanışma ağlarının oluşturulması için merkezi kadın koordinasyonunun gerek eğitim bürosu gerekse de örgütlenme bürosu ile düzenli koordinasyon halinde çalışması önemlidir. SDP hâlihazırda yoğun bir gençlik tabanı üzerine inşa edilmiş bir partidir. Aynı durum dolayısıyla kadın örgütümüz için de geçerlidir. Bu durumun hem avantajları hem de dezavantajları bulunmaktadır. Ülke gündemine hızlı refleks üretebilen hareketli bir kadın yapımız olmasına rağmen, özellikle kadınlar arası bilgi aktarımında ciddi eksiklikler olduğu, 10 yıllık sürecin bilgi birikimin genç kadrolara yeterince taşınmadığı, politik birikim noktasında da eksiklerimiz olduğunu tespit ediyoruz. Bizlerin kadın kadro politikası konusunu nasıl ele alacağımız noktasında birliğe ihtiyacımız var. Benzer deneyimlerle yol alan kadınların ortak düşüncelere sahip olduğu bir gerçek. Genç kadroların da deneyim aktarımına ihtiyacı olduğu diğer bir gerçek. Buradan hareketle, Konferans, kadın kadroları hedefleyen politikalar belirlemek, kadınların dayanışacağı ağlar inşa edebilmek, kadınların örgütlü gücünü ortaya koymak, cinsiyetçilikle mücadele edebilmek, deneyimlerimizi ortaklaştırabilmek ve tüm bunlara karşı ortak bir bilinç oluşturmak için kadınların kendilerini eğitebileceklerini bir SDP kadın okulunun kurulması için çalışmalar yürütülmesini karar altına almıştır. Yukarıda anlattığımız tespitler ışığında, parti içi cinsiyetçilikle mücadelede noktasında da kadın örgütümüzün yeniden inşası ve güçlü bir kadın örgütü yaratma gündemi ile karşı karşıyayız.

Ancak, asıl olanı, yani erkek egemenliğini ve onun üreticisi, uygulayıcısı olan erkekleri yok sayıp, söze “Canım biz de…” diye başlamak da doğru olmaz. Bu erkeklere “Zaten siz de hiçbir şeyi başaramıyorsunuz, ezilmenizin nedeni de sizsiniz”e vardırılabilen argümanı sunmak anlamına geliyor. Ki buradaki ince tuzağa dikkat etmeliyiz. “Ne yapmalıyız?” sorusuna gelirsek…
- En başta kadın örgütlenmesini politik hayatımızın merkezine oturtan, kadın kadroları hedefleyen bir kadro politikası izlemeliyiz, - Kadın koordinasyonlarımız başta olmak üzere güçlü kadın örgütlülüğü hedeflemeliyiz, - Bu güçlenme ise en başta

8

Kasım 2012 | Kadınların Kurtuluşu

İrem Sezgin
Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren tüm hükümetler hayatın ve toplumun her alanında var olan cinsiyetçiliği pekiştiren politikalar güderken, AKP hükümeti bu işi kuşkusuz çok daha profesyonelce yapıyor. Özellikle eğitimde cinsiyetçiliği 10 yıldır hem müfredatla, hem de uygulamalarıyla katmerleştiriyor. Okullarda kız ve erkek öğrencilerin arasına 45 cm mesafe koymaktan etek boyuna müdahale etmeye, ders kitaplarında toplumda kadına yüklenen rollerin işlenmesine kadar örnekler çoğaltılabilir. “Kadın-erkek eşit değildir”, “Kız mıdır, kadın mıdır bilmem” diyen başbakanın hükümeti 4+4+4’le bu ayrımcılığı zirve noktasına taşımayı hedeflemekte. Geçen yıldan beri her alanda tartışılan, yasalaşmasın diye sayısız eylemler yapılan 4+4+4, okulların açılmasıyla birlikte gerçek yüzünü gösterdi. Bu yeni eğitim sistemiyle cinsiyetçi uygulamalar birinci sınıfta müfredata dâhil olan “Ahlak ve değerler eğitimi” dersi ile başladı. Ahlak, devletin yani ERKeğin ahlakı, değer ise hangi değersizliğin? Yaş biraz daha büyüyünce... Kendi gözlemlerime dayanarak diyebilirim ki 5. sınıflarda var olan seçmeli ders uygulamasında 8 saate çıkarılan din dersi eğitimi ile kız çocukları özellikle Kur’an eğitimi gibi derslerde “dinin gereği” diyerek örtünmekte ve erkek öğrencilerden ayrı oturmakta. Zaten evinde, sokakta karşılaştığı ayrımcılık şimdi okulunda, sınıfında karşısına dikiliyor kız çocuklarının. Dindar, sosyopat, antisosyal nesiller Özellikle dip dibe apartmanlarıyla, parksız, bahçesiz, oyun alansız büyük şehirlerde yaşayan çocuklar için tek sosyalleşme alanı okullar. Büyük şehirde yaşayan çocuklar, 11 yaşından itibaren örgün eğitimden ayrılıp yaygın eğitime geçmeleriyle birlikte ciddi sosyalleşme sorunları yaşayacaklar. Bugün ilköğrenime devam eden çocuklar arasında okulu asma zaten artık göz yumulan, yaygın bir durum. Internet kafelerden, bilgisayar salonlarından dışarı çıkmıyorlar. Bu mekânların neredeyse tamamen erkek mekânları olduğunu düşünürsek, örgün eğitimden alınacak kız çocukların durumunun vahametini daha iyi anlarız. Evde veya kafe gibi mekânlarda, dört duvar arasında, televizyon veya bilgisayar karşısında büyüyen, antisosyal kişilikler ortaya çıkacak. Daha geçtiğimiz günlerde Alevilerin evlerinin işaretlenmesini militarist bilgisayar oyunlarının etkisine bağlayan hükümet, bu tehlikenin farkında değil gibi görünüyor. Yalanmış meğer... 12 yıl kesintisiz zorunlu eğitim adıyla hayatımıza giren 4+4+4 sistemi sekizinci sınıftan sonra açık öğretim (yaygın eğitim) uygulaması getiriyor. Yani zorunlu olan son dört yılı açık öğretim lisesiyle tamamlama “hakkı”... Zaten eğitimin paralı olmasının sonucu olarak (gün geçtikçe artan yoksulluk ve açlığı da göz önüne alırsak) örgün eğitimden ilk uzaklaştırılanlar kız çocuklar olacak. Türkiye bugün eğitim sisteminin hiçbir aşamasında kadın erkek eşitliğini sağlayamamışken, 7,5 milyon okuma-yazma bilmeyenin 6 milyonunu kadınlar oluştururken, sadece bu yıl 600 bin kız çocuğu okula kaydolmamışken, bu uzaklaşmanın yaratacağı gelecek çok da parlak olmasa gerek... Örgün eğitimden öncelikle kız çocukların alınacağını tahmin etmek elbette zor değil. İyi bir işe sahip olması, para kazanması, sosyal statü elde etmesi gerektiği düşünülen erkek çocuklar için eğitim şart görülürken, ev işi yapacak, parça başı çalışan annesine yardım edecek, çocuk ve yaşlılara bakacak, tez zamanda evlenecek kız çocuklara yatırım yapılmayacak. AKP’nin uygulayıcılığında-

ki muhafazakâr neoliberal politikalar doğrultusunda, 4. sınıftan sonra örgün eğitimden koparılacak olan kız çocuklar, erken yaştan başlayarak cinsiyetçi işbölümüne göre “kadın işleri” olarak etiketlenen alanlara yönelecek.

4+4+4=0
gojik tarafı olmamasının yanı sıra, bir başka örtülü iması, 10 yaşındaki çocuğun yetişkin olarak ele alınmasıdır. Bunun hemen sonraki adımı, 10 yaşındaki kız çocuğun evlenebilecek olduğudur. Kız çocuklarının eve kapatılması; küçük yaşta evlendirilmeye çalışılması, çocuk gelinlerin sayısının artmasına ya da evde annelerinin çalıştığı parça başı işlerde çocuk işçi olmasına yol açacak. 4+4+4 uygulamasıyla kadınların eğitim hakkı gasp edilecek. Kız çocuğunun örgün eğitimin dışında kalması onun sosyalleşmesini, meslek sahibi olmasını, kendi hayatı üzerinde karar alabilmesini engelleyecek. “Baba Beni Okula Gönder”, “Haydi Kızlar Okula” diye yapılan, pırıl pırıl yıldızlarla süslenmiş kampanyaları sadece eski bir slogan olarak kalacak, yeni sloganları “HAYDİ KIZLAR KOCAYA, olmadı ATÖLYELERE!!!” diye değişecek. Yani kız çocuklarına “Büyüyünce ne olacaksın?” diye soran olursa yeni sistemde cevap “Büyümeden gelin olacağım” olacak... Aynı cevabı veren o küçük kıza anne olmaktan başka gelecek bırakmıyorlar 4+4+4’ün mimarları... Yani bu sistemin sonucu 4+4+4=12 değil de 0 olacak...

Kadınların Kurtuluşu | Kasım 2012

9

EĞİTİM DEĞİL, KADIN ÖĞÜTME MAKİNESİ
Her geçen gün kadınlar, etinden sütünden yararlanılacak birer varlık olarak patriarkal düzene sunuluyor. Bu algıyı destekleyen ve genç beyinlerimizde şekil verip filizlendiren en büyük kurumlardan biri ise cinsiyetçi eğitim sistemi. Oynadığımız oyuncaklara bile cinsiyet kavramını yerleştirerek toplumdaki cinsiyet rollerini çocuk yaşta aşılıyorlar. Renkler, oyunlar, oyuncaklar adeta bir şemayla ayrılmış gibi, cinslerimiz gözetilerek, beyinlerimize enjekte ediliyor. ler ise erkek öğrenciler ve öğretmenlerin tacizine ve tecavüzüne maruz kalmaya devam ediyoruz. Yaklaşık bir yıl önce Mersin Kocaeli Güzel Sanatlar Lisesi’nde yaşananları hatırlayın. Okul yönetmeliği kadın ve erkek öğrencilere 45 cm.den fazla yakınlaşmama yasağı getirmişti. Bu yasağı ise tacizi önlemek adına alınmış bir tedbir olarak açıkladılar. Yani tacizi önlemenin yolunu yine kadını kısıtlamakta buldular. Ya da okul kapılarında sıraya dizilmiş genç kadınları hatırlayın. Erkek öğrencileri sınıflarına yollayan okul yönetmeliği bahçede kadın öğrencilerin saçına, çantasına, etek boyuna bakarak bizi cinsimizden kaynaklı küçük düşürmekte ve bedenlerimiz üzerinde söz sahibi olma hakkını kendinde bulmaktadır. Saçımızı, takımızı, makyajımızı görenler ama kadın cinayetlerini, erkek şiddetine ve tecavüze uğrayan kadınları görmeyenler bilsinler ki şiddeti uygulayan erkekler ve tecavüzcüler bu okul sıralarından bizlerle birlikte geçiyorlar. Önce işe onları görmekle başlamalılar. Bu sistem bizlerden bugün babamızın akıllı kızı, ağabeyimizin namusu, yarın da kocalarımızın hizmetçisi olmamızı istiyor.

Anaokullarını zorunluluk olmaktan çıkaran yeni sistemle, çocuk sahibi olan kadınların çalışma yaşamına dahil olması anlamında da zorluklar ortaya çıkacak. Uygulamanın arka planındaki erkek egemen zihniyetin iyi bir örneğini ise, çocukların 10 yaşında meslek seçimine zorlanmasında bulabiliriz. Bunun hiçbir peda-

Saçımızı, takımızı, makyajımızı görenler ama kadın cinayetlerini, erkek şiddetine ve tecavüze uğrayan kadınları görmeyenler bilsinler ki şiddeti uygulayan erkekler ve tecavüzcüler bu okul sıralarından bizlerle birlikte geçiyorlar. Önce işe onları görmekle başlamalılar. Bu sistem bizlerden bugün babamızın akıllı kızı, ağabeyimizin namusu, yarın da kocalarımızın hizmetçisi olmamızı istiyor.

Öznur Şahin

Kadınları ucuz işgücü olmaya yönelten enformel sektör, buna 4+4+4 ile birlikte liselerden başlamaktadır. Özellikle meslek liselerinde staj adı altında yaşanan sömürü ile kendini göstermektedir. Staj görülen yerde öğrencilere kendi alanı dışında iş yükü bindirilmekte ve özellikle kadın öğrencilere karşı şiddet, taciz, tecavüz ve mobbing durumları ortaya çıkmaktadır. Liseli kadınların bulundukları alanlarda ortaya çıkan sorunların çözüme ulaştırılabilmesi ve dayanışmanın büyütülmesi için ortak mücadele hattı örebilmek önem taşımaktadır. Buradan hareketle SDP’li Kadınlar 5. Konferansı’nda; meslek liselerinde yaşanan staj sömürüsünün son bulması, toplumsal cinsiyet rollerine dayalı meslek ayrımının ortadan kaldırılması, kız-erkek meslek liseleri ayrımının ortadan kaldırılması, staj dönemlerinde yaşanan şiddet, taciz, tecavüz, mobbing vakalarına karşı güvenceli önlem alınması için mücadele edeceğini açıklamıştır. Biz liseli kadınlar “Cinsiyetçi eğitime hayır!”, “Eteğimin boyundan sana ne,” “Küpemden, saçımdan elini çek,” dediğimiz için her gün birçok zorlukla karşılaşıyoruz. Fakat bizler, toplumsal cinsiyet rolleriyle barışmadığımız, susan, boyun eğen kadınlar değil şimdi ve gelecekte sokaklarda, alanlarda özgür kadınlar olmak istediğimiz için mücadeleye devam edeceğiz. Yine bugün cinsiyetçi eğitim sisteminin karşısında olduğumuzu göstermek, bilinçlerimizin karartılmasına izin vermemek, militarist okul kurallarının bedenlerimiz üzerinde söz sahibi olmasına karşı çıkmak, tacizin ve tecavüzün hesabını sormak ve bu mücadeleyi okullarımızdaki genç kadınlara anlatmak, yarın kadın mücadelesinin en ön saflarında bizlerin olacağı anlamına gelmektedir. Dünden bugüne, bugünden yarınlara kadınlar her alanda kadın mücadelesi vermeye ve haykırmaya devam edecek. Devlis’li kadınlar da bu mücadelenin en ön saflarında yer alacak.

Okul sıralarında, devletin kitaplarında ve uygulamalarında bize öğretilmeye çalışılan, erkek egemen sistemde, kadınların bir birey, bağımsız bir kişilik değil, erkek hayatını kolaylaştıran ve onun hayatı üzerine şekillenen birer uzantı oldukları. Özellikle liselerde kadınlara ikincil rollerini kabul etmeleri, itaat etmeleri anlatılıyor. Okullarda etek boyumuz, saçımız, takımız, makyajımız ve davranışlarımızda kurulan tahakküm, bedenlerimizi erkek egemen sistemin denetimi altındaki bir obje olarak sunuyor bize. Saçımızın uzun olması ve takılarımız, ders dinlememize engel gösterilirken, etek boyumuz tacize ve tecavüze sebep olarak anlatılıyor. Okulda kadın öğrencilerin saçını kesen, eteğini yırtan öğretmen ve okul müdürleri, eğitim sisteminin cinsiyetçiliğini eleştirip, taciz ve tecavüzün insanlık dışı olduğunu, nedeninin kadın bedeni değil erkek egemen sistem olduğunu anlatsalar eminim önlemek konusunda daha başarılı olurlar. Bunları yapmadıkları gibi fiziksel ve psikolojik şiddetle hayatlarımızı daraltmaya devam ediliyor. Biz-

Liselerde kadın emeği sömürüsü
2012 itibari ile AKP’nin 4+4+4 yasa tasarısı, tüm yönleriyle neoliberal politikaların eğitimde uygulanması olarak karşımıza çıkmaktadır. Zorla kabul ettirilmiş 4+4+4, tümüyle eğitimdeki sömürü ve ezme sürecini keskinleştirip, bu süreçten geçecek olan herkesin önceki sistemlerden çok daha erken elenmesine sebebiyet vermektedir. Bu süreçten de ilk etkilenecek olan yoksullar ve kadınlardır.

10

Kasım 2012 | Kadınların Kurtuluşu

Kadınların Kurtuluşu | Kasım 2012

11

Geçtiğimiz 13-14 Ekim tarihinde SDP’li Kadınlar olarak iki yılda bir gerçekleştirdiğimiz kadın konferansımızı yaptık. Konferans bugüne kadar özgürlük mücadelesine katkıda bulunmuş, erkek ve devlet şiddeti sebebiyle kaybettiğimiz ve cezaevlerine atılarak tutsak edilmiş bütün kadınları selamlayarak açıldı.

5. KONFERANSIN COŞKUSUYLA KADINLAR YÜRÜYOR, MÜCADELE BÜYÜYOR!

1- Yerellerden merkeze örgütlü, partinin tüm alanlarına müdahale edebilen, gücünü kendi örgütlülüğünden alan, mahalle, sınıf birimleri ile güçlendirilmiş, işleyen bir kadın örgütünü yeniden inşa etmeliyiz, 2- Güçlü bir kadın örgütü yaratmak için tüm kadınların kadın faaliyetine dört elle sarılması, yaşadığı sorunlar karşısında örgütlü gücünü kullanarak çözüm üretmesi gerekmektedir. Bu noktada gerekirse kadınların parti içerisindeki cinsiyetçilikle mücadelesini güçlendirecek adımlar atılmalıdır, 3- Kadın örgütlerimiz sınıf içerisinde örgütlülüğü bir an önce artırmalı ve mahallerde örgütlenmelidir. Unutmayalım örgütleri demokratikleştiren kitlelerin örgütlü gücüdür,

GÖRÜNMEYEN EMEĞİN SESİNİ YÜKSELT
Ataerkil baskıların birincil denetim alanı olan ev ve aile ortamında, kadınlar tarafından karşılıksız/ücretsiz olarak harcanan emek konusunda süregelen tartışmaları SDP’li kadınlar için de talep ve mücadele yöntemi arayışlarıyla gündemde. Öncelikle görünmeyen emeğin tam olarak neyi içerdiği ve patriarkal sistemde tam olarak nereye tekabül ettiğini belirtmemiz gerekirse, ataerkil sistem varlığını diğer ideolojiler gibi normalleştirme-tarihsizleştirme üzerinden kurarak, inşa ettiği sistemin aslında olağan-doğal bir süreç olduğunu ispatlamaya çalışmaktadır. Bu nokta üzerinden gidecek olursak, kapitalist patriarka tarafından yeniden üretime konulan kadınlık doğası, kadını özel alana mahkûm ederek hem patriarkal hem de kapitalist sistemin, gerek kurguladığı “kutsal aile” kavramının gerekse de bunun üzerinden kapitalist üretim ilişkilerinin devamını sağlamaktadır. Zaten kadın olmanın evde belirli birtakım ev ve bakım işleri yapmanın doğal bir karşılığı olduğunu belirten bu durum, aynı zamanda bu alana “sevgi” kavramını yedirmek suretiyle yapılan işleri sosyal ilişkiler ağı içerisinde de içselleştirmeye ve değerliymiş gibi göstermeye çalışmaktadır. Kısacası sistemce, zaten kadın olmanın gereği ev ve bakım işlerini üstlenen kadın, bu roller ona biçilmemiş de kendisi içten gelen sevgisi “eşlik-annelik vazifeleri” noktasında yapıyormuş gibi gösterilmektedir. Bu noktada tüm bunları göz ettiğimizde biz SDP’li kadınlar, yemek, temizlik, çocuk, hasta ve yaşlı bakımı gibi hizmetlerin yoğun emek gerektirmesine rağmen kanıksanmış bir biçimde kadınlara ve herhangi bir karşılığı olmadan yaptırılmasının; toplumsal cinsiyet rollerine dayanan cinsiyetçi işbölümünün bir göstergesi olduğunun ve bu işbölümü sonucunda kadınların, katmerli olarak sömürüldüğünün altını çizmekteyiz. Aynı zamanda yinelememiz gerekirse, patriarkal sistemin aile içinde kadının cinselliğini, emek ve üretimini kontrol ettiğini ve öte yandan kapitalist sistemin emek gücünün yeniden üretimini ve bakım işlerini kadınların üzerine ücretsiz olarak yükleyerek kadınları bu çerçevede de sömürdüğünü vurgulamaktayız. Tüm bu saydıklarımızla beraber, görünmeyen emek, ev dışında çalışmayan kadınlar kadar çalışanlar tarafından da üstlenilmektedir. Bu noktada emekleri ücretlendirilen kadınların da aslında, ev içi sorumlulukları yine kendilerine ait görüldüğünden bu işlerin maddi ve manevi bütün yükleri yine kadınların üzerine yüklenmektedir. Kısacası emeğin ücretlendirilmesi de kadınları patriarkal sömürüden kurtarmamaktadır. Bu duruma kısaca göz attığımızda, bu hizmetlerin bir kısmının ücretli olarak sağlanması durumunda dahi evde yaşayan kadının çoğu zaman bu giderleri kendi kazancıyla karşıladığını, bu hizmetlerle ilgili tüm organizasyonu da yine kendisinin üstlenildiğini görmekteyiz. Yani, kadının ev içinde harcadığı emeğin piyasa değeri de yoktur. Sadece kullanım değeri olan ev işi ve hizmetleri ücretli emek karşısında “değersiz” ve “ekonomi dışı” görülür. Bu düzenin işleyişinin normalleşmesinde yine toplumsal cinsiyet rollerinin sorgulanmadan benimsenmesi ve erkek egemenlikten beslenen aile kurumu içinde erkeğin kadının üzerinde iktidar kurması önemli bir rol oynamaktadır. Bahsettiğimiz üzere, kadınlar yaşadıkları bu emek sömürüsüne isyan etmek yerine ne yazık ki pek çok örnekte bu işleri “sevgiyle” yaptığı ezberiyle davranmayı tercih eder ve bu görevleri karşılıksız yapmayı kabullenirler. Kadınlara biçilen rol de zaten tam olarak budur. Toplum kadınları doğal olarak bu işleri yapmaya yatkın, şefkatli cins şeklinde tarifleyerek bu algıyı pekiştirir. Bu algı siyasal olarak da kullanılmaktadır. Son yıllarda yürütülen muhafazakâr politikalar ekseninde de bu durum gözlemlenebiliyor. Tüm bu tartışmaları göz ettiğimizde, biz kadınların önünde bu cinsiyetçi üretim süreçleriyle mücadelede birkaç yol belirmektedir. Kadınların emeğini görünür kılmanın koşulları ve bu koşulların değerlendirilmesi ve uygulamasında önümüze çıkan handikaplar nelerdir? Öncelikle, toplumsal cinsiyet rollerinin akşamdan sabaha değişmediği bir durumda görünmeyen emeğin karşılığının nasıl alınması gerektiğine dair tartışmalarda karşımıza çıkan ilk sorun bu emeğin ölçümüyle ilgili. Dünyada bu konuda yapılmış çeşitli çalışmalar mevcut. Bu ölçüm de ücretlendirilmeyen emeğin, özellikle zaman ve elbette işin niteliği de baz alınarak eşdeğer bulunan işlerle eşdeğer olarak ücretlendirilmesini nihai hedef olarak görüyor. Elbette ev içindeki emeğin niteliği ve niceliği sağlıklı olarak ölçülebilir olmaktan uzak. Evde yapılan işler belirli bir zamanla kısıtlı değil, başı sonu, mesai ya da dinlenme zamanı olmayan nitelikteler. Her hanede de farklılık arz ediyorlar. Yine de lokal olarak yapılan araştırmalarla değerlendirilebilir verilere ulaşmak mümkün. Bu açıdan görünmeyen emeğin karşılığı için bir mücadele verilirken öncelikle bunun ölçülmesine dair talepler geliştirmek mümkün. Fakat esasen tam olarak da bu noktada, görünmeyen emek ölçülerek görünür kılınsa da karşımıza bir ikilem çıkıyor. Bu emeğin karşılığının ücretlendirilerek verilmesinin mevcut toplumsal cinsiyet rollerini ve buna dayalı işbölümünü pekiştirici bir nitelik taşıması söz konusu. Keza ücretlendirilmesi talebi aynı zamanda bizi, bu işlerin bir açıdan kadının “esas” işi olduğu sonucuna da götürüp, ev içi emeğin kadınlara ait olduğunun tamamen kabullenilmesi tehlikesini beraberinde getirebilir. Bu yüzden bu tehlikeyi tamamen ortadan kaldırmasa bile feministler özellikle görece daha ölçülebilir olan bakım emeği üzerinden sosyal güvenlik sistemine odaklanarak iki temel talep geliştirmişlerdir. Bakım emeği üzerinden ücretlendirme talebi, bütün bir görünmez emeğin ücretlendirilmesine nazaran daha ölçülebilir olduğu için görece daha uygulanabilinir durmaktadır. Keza, bütün bir yazı boyunca da belirttiğimiz üzere, kadına dayatılan ev içi işlerin ölçümüyle ilgili belirsizlik, bu işlerin ne kadar emek ve zaman aldığının amorfluğu, ücretlendirilmesi noktasında önümüzde duran önemli handikaplardır. Keza mekanik bir biçimde her işe verilecek bir süre, esasen ev içi emeğin istisnasız bütün bir günü kapsadığı düşünüldüğünde, bu ücretlendirmenin sosyal hak talebi üzerinden dahi okunduğunda yetersiz kalacağını gözler önüne sermektedir. Muhakkak ki bu tartışmalar, görünmez emeğin sistem içinde kadınlar üzerinde kurduğu sömürü ilişkilerini çözme, daha doğru bir ifadeyle görece daha rahatlatma tartışmalarıdır. Bu noktada esas tartışma ve mücadele alanı, görünmez emeğin kadınlar üzerindeki baskıcı yönünün tamamen kaldırılarak, cinsiyet rollerini çözmek suretiyle cinsiyetsiz bir dünyaya ulaşma, bu noktaya doğru mücadele etmenin merkeziliğini tehlikeye düşürmeden, esas amacın bu noktaya ulaşmak olduğunu göz ardı etmeden şekillenmektedir. Bu noktada bizler, SDP’li kadınlar olarak;
1) Görünmeyen emeğin görünür kılınabilmesi için toplumsal cinsiyet rollerinin benimsenmesiyle de beslenen bu emek sömürüsünü her fırsatta ortaya koymayı ve buna dair mücadele yürütmeyi, 2) Ev içi emeğin karşılığı talebine dair tartışmalarda, görece ölçülebilir olan çocuk, hasta, yaşlı vb. bakımı üzerinden kadın görünürlüğü lehine cinsiyetten bağımsız politikalar geliştirerek, bu eksende yürüteceğimiz politikaların cinsiyetçi yapıyı kesinlikle yeniden üretmeyen bir yerden kurulmasını amaçlamakta, 3) Görünmeyen emek tanımı altındaki faaliyetlerin, nihai olarak cinsiyetçilikten arınmış, kolektif bir yaklaşımla çözümlenmesini amaçlayarak, bu doğrultuda, ev işlerinin cinsiyetçi düzenin özelliklerini kökten yerinden ederek, komünleştirilmesini savunmaktayız.

Konferansın politik gündem değerlendirmesi bölümünde, SDP’li kadınlar olarak artan devlet ve erkek şiddetini ele aldık. AKP hükümeti kendine muhalif bütün kesimlere karşı açık bir savaşı devreye sokarken kadınlara da benzeri görülmemiş bir denetim mekanizması oluşturmaya çalışıyor. Kadın emeği her geçen gün değersizleştirilirken, AKP neoliberal politikalarına ucuz işgücü sağlamak, gireceği savaşlarda can verecek asker üretmek için kadınları kuluçka makinesi haline getirmeyi adeta kendine görev edinmiş durumda. Politik durum değerlendirmesinde özellikle Ortadoğu’da savaş ve militarizm vurgusu öne çıktı. SDP’li kadınlar bu konuda şu tespiti yapıyor: Türkiye Suriye halklarına karşı ve 30 yılı aşkın süredir ise Kürt halkına karşı kanlı bir savaş sürdürmektedir. Bölgedeki tüm taşların yerinden oynadığı bu süreçte Kürt halkının statü elde etmesi, kendi Kürt sorununu çözemeyen ve her anlamda 90’lara geri dönmüş olan Türk devletinin saldırganlığını ve savaş hırsını körüklüyor. Savaş, kadınlar olarak en önce bizleri, haklarımızı ve politik/örgütsel mevzilerimizi hedef alıyor. KESK’li sendikacıların tutukluluğu sürüyor. Kürt özgürlük hareketinin mücadelesinde önemli bir paya sahip Kürt kadın hareketi, KCK tutuklamalarından en büyük payı almış durumda. SDP’li kadınlar olarak konferansımızda, Ortadoğu’da Arap, Kürt, Türk… her milliyetten kadınların, toplumun militarizasyonuna ve yaklaşan bölgesel savaş tehlikesine karşı ülke sınırlarını aşan bir uluslararası dayanışma örerek savaşa karşı seslerini yükseltmeleri gerekliliği tespitini yaptık. Bu bağlamda 2. Kadın Konferansı’nda karar altına alınan: “SDP’li kadınlar özelde Türkiye’de genelde Ortadoğu ve dünyada yaşanan savaşlar karşısında kadın dayanışmasını örmek ve militarizme karşı ortak bir cephe geliştirmek için, ABD işgaline karşı tüm Ortadoğulu kadınlarla bölgesel düzeyde dayanışmayı ve bu çerçevede dayanışma ağları, paralel eylemler düzenlemeyi hedefler. Iraklı, Afgan, Filistinli kadınlarla temas halinde bulunmayı ve seslerini Türkiye ve dünya kamuoyuna duyurabilmeleri için her türlü eylem ve etkinliği yapmayı enternasyonal dayanışmanın gereği olarak görür. Sürecin önemi ve aciliyeti dikkate alınarak en kısa sürede Türkiye’de yükseltilmeye çalışılan şovenizme karşı Kürt sorunun demokratik çözümünü içeren, başta Irak ve Filistin olmak üzere işgal altında bulunan ülkelerdeki kadınların da sesi olabilmek için, İRA’dan, Filistin’e, İsrail’e, Irak’tan Türkiye’ye, “Militarizme, Savaşa Karşı Kadın Dayanışma Cephesini” geliştirmek için bir organizasyonun girişimlerini karar altına alır…” şeklinde tespitlerin

güncelliğini yineledik. Bunlara ek olarak Suriye’de bölgesel bir savaşa öncülük eden, ülke içinde Kürt halkına karşı savaş yürüten bir Türkiye gerçekliği karşısında, Ortadoğu kadın forumunda tüm bu bölgesel savaşı deneyimleyen kadınlarla buluşmanın gerekliliğinin altını çizdik. Savaşa karşı tepkilerin ortaklaştırılacağı ve örgütleneceği bir Ortadoğu Kadın Forumu örgütlenmesinin önemini bir kez daha belirttik. Buna ek olarak özellikle son dönemde yükseltilen şovenist, faşist histerinin ve Kürt kadın vekiller üzerinde yükseltilen baskıların geriletilmesi ve Kürt kadınlarla dayanışmanın güçlendirilmesi için önümüze bir faaliyet programı koyduk. Bu bağlamda, SDP’li kadınlar olarak BDP grubu içinde yer alan kadın milletvekillerinin kadınların Meclis’teki temsilcisi ve sesi olduğunu vurguladık. Gerek kadın kurtuluş mücadelesine dönük ortak talepler üretme, gerekse yapılan saldırılara yönelik hareket edebileceğimiz en geniş kadın çevresiyle ortak zemin ve araçların örgütlenmesini önümüze koyduk ve Kürt kadınlarıyla ilişkimizi dayanışmayla sınırlı tutmamayı ve cinsiyetçiliğe karşı birlikte mücadelenin araçlarını yaratmayı karar altına aldık. Bugün içinde bulunduğumuz tabloda, Başbakan’ın 3 çocuk ısrarının, iktidarın kürtaj hakkına yönelik saldırısının sebepleri kendini çok daha açık şekilde ele veriyor: Savaş ve sömürü düzenlerine asker ve ucuz, güvencesiz emek… Konferansta önümüzdeki dönem ücretli emeğe ve görünmeyen emeğe dair dillendirilecek talepler çerçevesinde de tartışma yürütüldü. Görünmeyen emeğin görünür kılınabilmesi için toplumsal cinsiyet rollerinin benimsenmesiyle de beslenen bu emek sömürüsünü her fırsatta ortaya koymanın önemi üzerinde duruldu. Ev içi emeğin karşılığı talebine dair tartışmalarda, görece ölçülebilir olan bakım sürecine ilişkin (çocuk, hasta, yaşlı, engelli bakımı üzerinden kimin bu emeği harcadığından bağımsız olarak) talepler geliştirmek üzerine (karşılık taleplerinin toplumsal cinsiyet rollerini pekiştirmesinin önüne geçilerek) fikir üretmeyi önümüze koyduk. Özellikle kadınlar için bütçe talebi konferansta tartışılan önemli konulardandı. Ücretli emek konusu ile ilgili ise işçi kadınlar arasında, günümüz koşullarını ve üretim sürecini göz

önünde bulunduran, bu sürecin etkilerini kırmaya dönük eylemlilikler ve dayanışma ağları örme ve örgütlenme, enformel sektörün kendini yoğun olarak gösterdiği iş alanı ve yerellerde çalışmalar yürütme ve eğitim sisteminin tamamen sermayeye dönük politikalar ürettiği bu süreçte, meslek liseleri ve staj alanlarında kampanyalar oluşturmayı hedefleyen kararlar aldık. Konferansın can alıcı gündemlerinden bir tanesi de beden politikalarıydı. Özellikle son dönemde artan şiddet, taciz, tecavüz, cinayet olaylarına karşı mücadele yöntemleri konuşuldu. SDP’li kadınlar olarak, tüm kadın davalarının takipçisi olacağımızı, bu davaları kamuoyunun gündemine taşıyacağımızı ve süreci sahipleneceğimizi, Tüm kadınları bu sürece katma ve kadın örgütlülüğünü yükseltme hedefi doğrultusunda, farklı kadınlarla ortak örgütlenmeler içine girmeyi benimsediğimizi, Kadınları korumayan, erkek egemen bir perspektifle karar alan mahkeme heyetlerini teşhir edeceğimizi ve kadınların mahkemelerde müdahil olabilmesi için TCK gibi yasalarda kadın kazanımlarının arttırılması ve var olan hakların uygulanması için mücadele edeceğimizi, Kadın davalarında “haksız tahrik” bahanesiyle ceza indirimi uygulanmasına karşı çıkacağımızı, Kadın bedeninin devlet tarafından cinsel şiddet edimleriyle tahakküm altına alınmasına karşı kampanyalar örgütleyeceğimizi bir kez daha beyan ettik. Konferansta yapılan tartışmaların hayatta daha fazla anlam kazanacağı yerler, araçlar ise son olarak örgütlenme gündeminde eski kararlar da yinelenerek belirlenmiş oldu. SDP’li kadınlar olarak kurumsal işleyişe sahip, güçlü bir kadın örgütü oluşturma yolunda aldığımız kararlar ise şunlardır:

4- Genç kadınlar alanlarında özgül politika örgütleyebilecekleri ve kadın politikasını öğrenebilecekleri kanallar yaratmalıdır. Burada olgunlaşan kadın kadrolar muhakkak parti kadın faaliyetinde istihdam edilmeli ve parti kadın faaliyeti dinamik yapısını korumalıdır, 5- SDP’li kadınlar il kadın koordinasyonları aracılığı ile düzenli politika üretmeli ve kadroları sürekli hareketli bir zeminde tutulmalıdır, 6- Kadrolar muhakkak düzenli olarak eğitim faaliyeti ile beslenmeli ve kadınlar parti içerisinde güçlendirilmelidir, 7- Partide hala 30 olan kadın kotası %50’ye çıkarılarak, tüm organlarda kadınların sayısı artırılmalıdır. Tabi ki bu kotayı doldurabilmek için kadın kadro çıkarmaya yönelik düzenli bir faaliyet partinin bütünü ile oluşturulmalıdır. Ve kadınların bulunduğu organlarda kadınları politik olarak besleyecek politikalar üretilmeli ve şu an partimiz için reel olmayan %50 kadın politikası kongremize kadar reel hale getirilmeli ve uygulanabilirliği sağlanmalıdır. Parti bu konuya hayati önem vermelidir,

Açıkça görülmektedir ki bu kararlar, güçlü, gücünü örgütlülüğünden alan, sokağı tutan bir kadın örgütü oluşturmak yönünde önemli adımlardır. Parti içerisinde ve dışında cinsiyetçilikle mücadelede bir sıçrama tahtası olabilecek bu kararlar, kadınları, saldırıların inanılmaz boyutlarda artırıldığı, kadınların meclisteki sesi kadın vekillerin susturulmaya çalışıldığı, politik kadınların aylardır, yıllardır cezaevlerinde tutulduğu bir dönemde daha da güçlü kılacaktır. 5. konferansımızın ardından erkek egemenliğe karşı kazanılmış yeni mevziiler elde edebilmek için çağrımızdır bütün kadınlara: Hep beraber, örgütlü mücadeleye…

12

Kasım 2012 | Kadınların Kurtuluşu

Şatafatlı ışıklara ve müzik, eğlence seslerini işitemeyecek kadar uzakta birbirinden habersiz ama iç içe yaşayanların ortak adı kadın. Onlar Rojin, Elif, Gül, Rosa olarak adları üzerinden birbirini ötelerken; işverenleri adlarını bile bilmiyor, onun için tek sıfatları, adları var ve hitap şekli de bu: KADIN. Seray Ateş
Mavi ve yeşilin mükemmel birliği; kumu, denizi, doğası, modern otel ve tatil köyleriyle, uçsuz bucaksız meyve ve sebze bahçeleriyle dünya metropolü olarak dünya pazarına satışa sunulan Antalya… Huzurun, dinlenmenin, eğlencenin, dört mevsimin bahar tadıyla yaşandığı il olarak zihinlere işleniyor. Akdeniz’e paralel Türkiye’nin en güneyine bakıyoruz; konfor ve hizmetin sınırsız olduğu sahiller ve zakkumlu portakal ve zeytin bahçeleri; tanımı doğruluyor. On dakika kuzeyine çeviriyoruz yüzümüzü, manzaranın rengi birden değişiyor. Yeşil gidiyor, yoğun yağmur sularıyla çamura dönüşmüş varoş sokaklar geliyor; mavi gidiyor yerine kışın kullanılan ucuz kömürün isi, sisi çöküyor. Aynı mahallenin sokakları Kürt, Sünni, Laz, Alevi, Roman yerleşkesi olarak ayrılmış bile… Bir sokağın diğer bir sokakla hiçbir diyalogu yok, olması bile konuşulamıyor; her biri diğerinin “ötekisi”. Alevi sokağından daha gün doğmadan ellerinde çantalarla yeşili yeşil yapan tarım işçisi Elif, Gülsüm, Fatma çıkıyor. Öğle yemekleri verilmediğinden yemeklerini almışlar çantalara. Haa, bir de 12 saatte bitecek işi 8 saatte bitirebilmek için aşırı ter döküyorlar ya, yedek kıyafet taşıyorlar. İşe nasıl gittiklerini soruyoruz; ya tepelerinden yağmur yağarken bir kamyonetin arkasında ya da 5 kişilik araçlara 7-8 kişi sıkışarak gittiklerini söylüyorlar. Muhtemel bir kaza durumunda sahip olabilecekleri hiçbir hakları yok, hastalık durumunda sağlık güvenceleri yok. İşverene karşı neden güvence ve hak talep etmediklerini sorduğumuzda ise işin kendileri yerine yarı ücretle çalışabilecek Kürt kadınlara verileceğiyle tehdit edildiklerini anlatıyorlar. Onlarla da birlik olun diyoruz; susuyorlar…

ADI: KADIN

Kadınların Kurtuluşu | Kasım 2012

13

ÇAĞIN BACASIZ FABRİKALARINDA
Kadın emeğini erkek emeğinden farklılaştıran durumlardan biri kayıt dışı ve ya kısmi zamanla çalışmanın kadınlar arasındaki yaygınlığıdır. Kadınlar düzenli veya güvenceli iş bulamadıkları zaman ve evde bakmakla sorumlu oldukları çocuk, yaşlı ve hastaların varlığı nedeniyle bu tür işlerde çalışmak zorunda kalırlar. Kayıt dışı (enformel) çalışmaya ‘görünmeyen’ işçilik veya evde çalışma sistemi de denilebilir. Özellikle sanayi sektörü için evde çalışma, birçok ülkede giderek yaygınlaşan bir iş türüdür. Evde çalışan kadınlar, iş güvenceleri olmayan, sigorta, sağlık yardımı gibi temel sosyal güvenlik imkânlarından yoksun gruplardır. Kullandıkları üretim araçları çoğu kez kendilerince sağlanır ve üretim maliyeti de kendilerince karşılanır; ayrıca ürünlerinin pazarlanmasında ve satışında herhangi bir yetkiye de çoğunlukla sahip olmazlar. Hizmet sektörü yeni çağın bacasız fabrikası olarak her geçen gün daha da gelişmekte. Meta üretimi yerine hizmetin üretildiği bu alanda ise emek gücü yoğunluğu kadın işçilerden oluşmakta. Hizmet kültürünün kadınlarla anıldığı patriarkal anlayış bu sektörde ağırlığını korumakta. Hizmet sektörünün kapsamı ise çok geniş. İletişim alanında, sağlık alanında, sosyal ve tüketim amaçlı alışveriş merkezleri, eğitim alanında, bilişim teknolojileri vb. birçok alan bu sektörün kapsamına girmektedir. Yazının konusu sektörün dalları olmamakla birlikte bu sektörün istihdam ettiği kitle nedeniyle kapsadığı her iş alanı ayrı bir inceleme konusu olmalıdır. Başta da belirtildiği üzere hizmet sektöründe istihdam edilenler öncelikli olarak kadınlardır. 1993 yılında hizmet sektöründe istihdam edilmiş kadın işgücü oranı yüzde 55’ken, 2010 yıllarına geldiğimizde bu oran yüzde 62,3’e çıkar. Bunun başlıca nedeni, hizmet sektörü kapsamındaki iş alanlarının “kadınlara uygun alanlar” olarak tanımlanması olarak görülür. Hizmet sektörünün gelişmesine paralel olarak kısmi süreli, kısa süreli, geçici ve buna benzer istihdam şekilleri de kadınların tercih ettikleri istihdam alanları olarak karşımıza çıkar. Bu sektörde üretilen meta değil metanın sunumu, pazarlanmasıdır. Özetle bu sektör kapitalizmin yeniden üretiminin imkân ve olanaklarını taşımaktadır. Bu bağlamda da istihdam alanı kadınlardan, özellikle genç kadınlardan geçmektedir. Esnek çalışma modellerinin en esnek

KADININ DEĞERSİZLEŞTİRİLEN EMEĞİ
Hizmet sektörü yeni çağın bacasız fabrikası olarak her geçen gün daha da gelişmekte. Meta üretimi yerine hizmetin üretildiği bu alanda ise emek gücü yoğunluğu kadın işçilerden oluşmakta. Hizmet kültürünün kadınlarla anıldığı patriarkal anlayış bu sektörde ağırlığını korumakta. Hizmet sektörünün kapsamı ise çok geniş. İletişim alanında, sağlık alanında, sosyal ve tüketim amaçlı alışveriş merkezleri, eğitim alanında, bilişim teknolojileri vb. birçok alan bu sektörün kapsamına girmektedir.
hali hizmet sektöründe yaşanmaktadır. Enformel üretim yani kayıt dışı istihdam, hizmet sektöründe en yoğun biçimde görülmektedir. Kadın bedenine yönelik cinsiyetçi dil ve yaklaşım yoğun şekilde kendini göstermektedir. Alışveriş merkezlerinde yoğunlukla karşılaştığımız reklam ve pazarlama sektörünün bir yöntemi olan promosyonculuk sektöründe istihdamı kadınlar oluşturmaktadır. Bu alanda çalışan kadınlar cinsiyetçi yaklaşımlara maruz kalmakta, metanın satımı için daima güzel, alımlı, bakımlı görünmeye mecbur kılınmaktadır. Güzel görünme çabası kadının kendisi için değil pazarlayacağı metanın alım gücünü artırmaya yöneliktir. Özelde de bu iş kolunda çalışan kadınların yaşadığı sorunlar şu şekildedir:
• İşverenler, hizmet sektöründe kısmi zamanlı çalışan kadınları seçerken son derece cinsiyetçi bir bakış açısıyla yaklaşmaktadır. Çalışan kadınlar, genç, güzel, bakımlı, zayıf, uzun boylu, çekici gibi cinsiyetçi ve sübjektif kriterlere göre değerlendirilmektedir. • İşçi kadınların hiçbir iş güvencesi bulunmamakta, buna karşın sendikal örgütlenmeleri de engellenmektedir. • İşçi kadınlar işverenin yüksek performans baskısı ile karşı karşıya kalmalarının yanı sıra, iş tanımları içinde olmayan angarya işleri de yapmaya ve ücretsiz fazla mesaiye kalmaya zorlanarak katmerli bir sömürüye maruz kalmaktadır. • İşçi kadınlara sürekli olarak işlerinde başarısız oldukları söylenerek özgüvenlerine saldırılmaktadır. • İş sürekliliği olmayan işçi kadınlar, erkek çalışanların ve üstlerinin cinsel tacizine daha yoğun bir biçimde maruz kalmaktadır. • İşçi kadınlar arasında kadın kimliği üzerinden rekabet körüklenmekte ve dayanışma zemini kırılmaktadır.

Bu defa Kürtlerin yaşadığı sokağın başındayız. Yine gün ışımadı ama sokaklar canlandı. Rengârenk ışıkların sabahlara kadar sönmediği, müzik seslerinin hiç kesilmediği, etrafı adeta kale gibi duvarlarla izole edilmiş otellerin, varoşlara saatler süren denize sıfır tatil köylerinin

temizlik işçileri, turizm işçisi kadınlar. Günlük sabit sayıda verilen odayı bitiremezlerse servise yetişemiyorlar ve 2 saat iş yerinde oyalanmak zorunda kalıyorlar ve dolayısıyla ertesi gün için yeterince dinlenemiyorlar. Kum, güneş, deniz sözcükleri insanlara çekici görünüyor ama aşırı derecede nem ve sıcakta, güneş altında kendi kilolarına yakın temizlik araçlarını çekerek yürümek, odadaki kir ve kumu temizlemek onlara işkence gibi. Sıcaktan tahriş olmuş ciltleri daha iyi ve hızlı temizlik için kullanılan kimyasallarla birleşince acılara dayanamaz hale geliyorlar. İhmale de uğramıyor değil Rojinler, Berfinler. Personel dolabına konmuş kimyasalı su yerine içen, yıllarca yemekten ve içmekten uzak kalarak tedavi görmüş olanları var. Müşteriler ve genelde erkek olan şefleri tarafından tacize uğrayanı çok. Bu durumda ne yapabileceklerini soruyoruz; işten ayrılıp işsiz kalmaktan başka çare olmadığını söylüyorlar. Zaten büyük oranda sezonluk çalışıyor, kışları işsiz kalıyorlar. Bir sonraki sezon ise yeniden iş aramak zorunda kalabiliyorlar. Neden örgütlenmediklerini soruyoruz. Cevap benzer: Onlar da başka işsiz kadınların varlığıyla tehdit ediliyorlar, malum her kadın potansiyel temizlik işçisidir. Bir başka sokaktan atık kâğıt işçisi Roman kadınlar geliyor. Adları bile hakaret olarak yıllarca

kullanılmış, işsizleştirilmiş bir toplumdan gelmeleri nedeniyle potansiyel suçlu olarak algılanmış bir topluluğun kadınları. Kimse onlara bu işi vermemiş ancak işsizlik ve yoksulluk onları devletin bizzat kendi eliyle yapması gereken dönüşüm sorununa yönlendirmiş. Ne güvence, ne düzenli iş imkânı; hatta iş yaptıklarının farkında olan bile yok. Bir başka nokta da uluslararası sermayenin işçisi kadınlar. Medikal ya da tekstil sektörlerinin serbest bölgelerdeki köleleri. İşçi olarak tanımlanıyor ancak sendikalı olmalarına karşı çıkılıyor; vardiyalı yoğun tempolarla sağlıklarına zarar verecek düzeyde çalışıyor, çalışmak zorunda bırakılıyorlar. Birbirleriyle konuşmaları, tuvalete çıkmaları bile yasak. Mağazalarda satış görevlisi olarak 14 saat çalıştırılan Kırgız, Kazak, Rus, Özbek kadınlar… Çalışma veya oturma izinleri bile olmadığından güvenceleri hiç yok. Adeta bu şehirde, bu ülkede yaşamıyorlar. Şatafatlı ışıklara ve müzik, eğlence seslerini işitemeyecek kadar uzakta birbirinden habersiz ama iç içe yaşayanların ortak adı kadın. Onlar Rojin, Elif, Gül, Rosa olarak adları üzerinden birbirini ötelerken; işverenleri adlarını bile bilmiyor, onun için tek sıfatları, adları var ve hitap şekli de bu: KADIN. Aynı dolmuş ya da servisle işe gittikleri halde birbirlerine selam vermekten çekinen farklı mezhep ve milliyetten insanlar her sabah farklı sokaktan çıkıyor olsa da aynı cadde üstünde bir araya geliyor, bir araya gelenlerin ortak özellikleri de güvencesiz çalışıyor olmaları ve cinsiyetleri. Mavi onların eliyle güzelleşiyor, yeşil onların eliyle rengini buluyor ancak onlar ne renklerin farkındalar ne de ortak ezilmişliklerinin. Hoş manzaralı turizm şehri fotoğraflarına ise hiç mi hiç yansımıyorlar. O fotoğraflara bir hayat kadar uzakta olduklarını anlıyor, anlatıyor ve ayrılıyoruz: Turizm cennetinin kadınlar için cehenneme döndüğünü görerek…

Kadın bedeni tüm çıplaklığıyla cinsel bir obje olarak görülmektedir. Öte yandan promosyon işçileri

çalıştıkları mağazaların kadrolu çalışanları olmamaktadırlar. Bu durum asıl işveren olan mağaza kartellerinin sorumluluklarını küçültmekte, promosyon işçilerini ucuz ve güvencesiz-sigortasız-sendikasız işçiler ordusu haline getirmektedir. Öyle ki aynı mağaza içinde çalışsa dahi o mağazada var olabilecek bir sendikal haktan yararlanamamaktadırlar. Hizmet sektörünün her gün gelişen bir başka kolunu da çağrı merkezleri oluşturmaktadır. Bu alanda da kadınlar yoğun olarak çalışmaktadır. Çağrı merkezi olarak adlandırılan bu alanın kapsamı bir hayli geniştir. İletişim, satış, pazarlama, halkla ilişkiler vb. alanları kapsayan çağrı merkezlerinde çalışma saatlerinin sınırları esneklikte tavan yapmıştır. Özellikle banka reklamlarında öne çıkan “Her an yanınızdayız, gece bankacılığı...” vb. sloganlarla pazarlanan sözde kaliteli ve her daim hizmet masalının ardında ucuz-güvencesiz ve kölece çalışma koşulları yatmaktadır. Çağrı merkezlerinde kadının ses tonu cinsel obje olarak kullanılmakta, telefonda “ince, nazik” ses tonu yaptırımıyla meta satışı yapılmaya çalışılmaktadır. Hizmet sektörünün kadına dayattığı bir başka alan ise çocuk ve yaşlı bakımıdır. Ev içi yaşamda kadının doğal görevi olarak görülen bakım işlerinde yine ağırlıklı olarak kadınlar çalışmaktadır. Çalışan kadınlar ya evlerde şahıs hizmetinde asgari ücretin biraz üzerinde sigortasız-güvencesiz çalışmakta ya da kurumlarda salt asgari ücrete tabi olarak en ağır iş olan insan bakımını üstlenmektedir. Hizmet sektörünün bir handikabı da üretimden kopuk yarattığı sosyal

ortam nedeniyle yabancılaşma sorunudur. Bu sektörde çalışan işçiler aslen kendilerine yabancılaşmaktadırlar. Kendilerine işçi değil eleman denmektedir. Kasa elmanı, reyon elemanı vs. gibi kavramlarla mağazalarda bu manipülasyon yoğun olarak yaratılmaktadır. Güzel giyinmek, güzel konuşmak gibi göreceli, biçimsel durumlar hizmet sektöründe çalışanlara işçi olduklarını unutturmaktadır. İşçi olma bilincine yabancılaşma ise aslen üretim sürecinden kopartılarak sağlanmaktadır. Bakım hizmetlerinde ise devreye vicdan girmektedir. Yaşlıya, çocuğa karşı duyarlı olma hali kadınlara özgü bir hal olarak politize edilmektedir. Hizmet sektöründe çalışan kadın işçilerin varlığı elbet bu üç alanla sınırlı değildir. Fakat bu üç alan hizmet sektöründe çalışan kadın işçilerin yaşadıklarını özetler niteliktedir. Asıl olan ise bu sektöre yönelik örgütlenme ihtiyacının ve boşluğunun görünür hale getirilmesi ve buna uygun mücadele araçlarıyla bu alana müdahale edilmesidir. Tüm bunlardan hareketle SDP 2. Kadın Konferansı’nda SDP’li kadınlar ev eksenli üretimde yer alan, kayıt dışı çalışan ve emekleri çok daha fazla sömürülen kadınların da işçi olduğu tespitini yapmış ve sendikal örgütlenmelerinin önündeki engellere karşı mücadele etmeyi hedeflemiştir. Örgütlenmelerinin önündeki engellere karşı verilecek mücadeleleri destekleme kararı alarak, işçi kadınlar arasında örgütlenmeyi, yerellerde uygun araçlar yaratmayı, sınıf içinde kadınlarla gelişmiş bağlar kurmayı öncelikli hedef olarak önüne koymuştur.

14

Kasım 2012 | Kadınların Kurtuluşu

Açlık grevleri eylemi, hükümetin taleplere dönük attığı dolaylı adımların ardından, Öcalan’ın çağrısıyla can kaybı yaşanmadan sona erdi. Henüz eylemlerin devam ettiği süreçte Ankara’da gerçekleştirilen HDK 2. Genel Kurulu’nda açlık grevine başladığını açıklayan BDP Milletvekili Sebahat Tuncel’le açlık grevleri ve Kürt Kadın Hareketi üzerine görüştük
Bugün açlık grevine başladığınızı açıkladınız. Genel olarak eylemi ve direnişçilerin taleplerini nasıl değerlendiriyorsunuz? Açlık grevi, bir pasif direniş şekli, politik bir eylemdir. Kürt sorununun çözümü bağlamında, anadil yasağının kaldırılması, anadilde eğitim ve savunma hakkı ve müzakerelerin başlatılması, Sayın Abdullah Öcalan üzerindeki tecridin kaldırılması talebiyle başlatılan bu açlık grevleri de politik bir itiraz. İlk etapta 700 arkadaşımız süresiz dönüşümsüz açlık grevindeydi ve 15 Ekim’den itibaren hepsi katıldı. Dolayısıyla bugün cezaevlerinde bu sayı içinde yüzlerce kadın süresiz-dönüşümsüz açlık grevine başlamış durumda. Açlık grevlerinin politik mesajı, tutsakların yaşadıkları koşullara veya sorunlara ilişkin değil. Türkiye’de Kürt sorunu bağlamında tıkanan sürecin, Kürt sorununda barışçıl ve demokratik bir sürecin önünü açmak açısından yapılan bir eylem. Ancak hükümet sürece kayıtsız. Direnişi görmezden geliyor, manipüle etmeye yönelik bir yaklaşım sergiliyor. Başbakan “Açlık grevleri ile bize şantaj yapamazsınız” derken aslında Kürt halkına şantaj yapıyor ve idamı geri getirebileceğini söylüyor ama Kürt halkı şantajla bu taleplerden, özgürlüğünden vazgeçmez. Bunun yerine hayatlarından vazgeçiyorlar. Biz de BDP-Blok vekilleri olarak hükümetin

SABAHAT TUNCEL
Eylem Karaca

açlık grevinde olmayacağız, bir grup arkadaşımız açlık grevinde olacak, diğer arkadaşlarımız tabi ki gene sokakta olacak, sesimizi duyuracak. Açlık grevi ile sadece meclisteki çalışmalarımızı durdurduk. Arkadaşlarımız kendi bedenlerini ölüme yatırmışken o parlamentoda gidip komisyon çalışmalarına ya da meclis çalışmalarına katılmanın hiçbir anlamı yok. Umarım sonuç alınır. O açıdan biz “devlet adım atmasın, hayır biz ölelim” gibi bir şey istemiyoruz, hayır biz devlet adım atsın ve yoldaşlarımız, arkadaşlarımız yaşasın diyoruz. Kürt özgürlük hareketi birçok noktada olduğu gibi kadınların özgürleşmesinde de ciddi adımlar attı. Bunu kadınların mücadeledeki yerinden de görebiliriz. Açlık grevinde bu kadar çok kadın olması da aslında dünya çapında ses getirebilecek bir şey, buradan gene kadınların mücadeleyi, yükü omuzladığını görebiliriz. Sadece Kürt kadınlarının değil, Türk kadınlarının, biz sosyalist kadınların da meclisteki sesi olarak, kadınlara vermek istediğiniz bir mesaj var mı? Kürt kadınları bir yandan halkın özgürlük mücadelesini yürütürken bir yandan da kadın olmaktan kaynaklı yaşadığı sorunlara ilişkin, erkek egemen sisteme karşı örgütlü bir mücadele yürütüyor. Bugün Kürt kadınları alsında gerçekten serhıldanların, Rojawa’da olduğu gibi, Batı Kürdistan’da olduğu gibi devrimin en ön saflarında yer alıyor. Mücadelenin her alanında kadınları görebiliyorsunuz. Zindanlarda erkek yoldaşlarıyla beraber kendi bedenlerini ölüme yatırırken, dışarıda eylem ve etkinliklere öncelik ederken, çok net ve somutlar. Aynı zamanda Türkiye kadın hareketiyle de politik bir birliktelik kurarak yaşamı değiştirmeye çalışıyorlar. Hem daha eşit, daha demokratik ve özgürlükçü bir Türkiye’de yaşama, hem de kadına yönelik şiddetin olmadığı, kadın ve erkeğin eşit olduğu, daha güzel bir toplum özlemi duyuyorlar. Bunun için ortak mücadeleyi büyütüyorlar. Dönem dönem bazı sorunlar olsa da, siyasal sorunlar, daha güncel sorunlar kadın mücadelesinin önüne geçiyormuş gibi olsa da, Kürt kadınları bunu yapmadı. Bir yandan Kürt özgürlük mücadelesinde yer alırken, diğer yandan da yüzde 40 cinsiyet kotası, eş başkanlık, yaşamın tüm alanlarında kadınların etkin katılımı noktasında mücadele yürüttü. Bu çok anlamlı, ben hem dünya kadın hareketine hem de Türkiye kadın hareketine çok önemli katkısı olduğunu düşünüyorum. Şimdi bunu büyütme zamanı. Değiştirmemiz gereken bir sistem ve zihniyet var, erkek egemen bir toplum ve kültür var. Kadınlar iki politik itirazı gerçekleştiriyor: biri savaştan kaynaklı yaşanan bir itiraz, diğeri de erkek egemen sistemin ortaya çıkarttığı şiddete karşı geliştirdiği politik bir itiraz. Bu iki itiraz içinde bazen Türkiye kadın hareketinde biri gündeme geliyor. Türkiye kadın hareketinin Kürtlerin itiraz ettiği bu savaş politikasına, barış için verdiği mücadeleye daha güçlü katkı sunabileceklerini düşünüyorum. Feminist politika bu açıdan çok önemli, gerçekten feminist politikanın kendisi aslında haksızlığa, eşitsizliğe, örgütsüzlüğe, anti-demokratik uygulamalara bir itirazdır. Bunu biraz daha geliştirip güçlendirmek sanırım önümüzdeki dönemi kazanmak açısından iyi olacaktır diye düşünüyorum.

BARIŞ ANNELERİ
Sultan Baştaş
Ne kadar süredir bu mücadelenin içerisindesiniz?
Açlık grevleri hakkında ne düşünüyorsunuz?

Kadınların Kurtuluşu | Kasım 2012

15

Mardinliyim. 1 seneyi aşkın süredir kızım Bakırköy Cezaevinde tutuklu ve 12 Eylül’den beri açlık grevinde.

Ben ve ailem uzun süredir bu mücadele içerisindeyiz. Kızım hareketi tanıyalı iki yıl oldu. Yaklaşık bir yıldır da cezaevinde.

Her ne kadar mücadele içinde uzun zamandır bulunsam da bu bir ana yüreği. Çocuğum orda açken ben burada nasıl rahat olabilirim. Yaşadığım coğrafyada nasıl rahat edebilirim. Cezaevlerindeki insanların taleplerini hepimiz sahipleniyoruz. Bu talepler benim taleplerim, bir babanın talepleri, bir halkın talepleridir.

AKP’nin Kürt sorununa yaklaşımı ve açlık grevlerine karşı aldığı tutum hakkında ne düşünüyorsunuz?
Erdoğan’ın ve AKP’nin söylemleri tamamen yalandır. Herkesi kendisi gibi gören Başbakan açlık grevleri hakkında da, her zaman takındığı tutumuyla yani iftiralarla ve yalanlarla bu konunun üstünü kapatmaya, gündemden düşürmeye çalışmaktadır.

Sizin açlık grevleri ve Kürt sorunu hakkında çözüm önerileriniz nelerdir?
Bir an önce açlık grevlerinin sonlandırılması ve yıllardır süregelen savaşın sonlandırılması yönünde adım atılması gerekiyor. Bizler mücadelemizde kararlıyız ve taleplerimiz bellidir ve taleplerimizden taviz vermeyiz. Bizler ilk olarak barış istiyoruz, anadilimizde eğitim hakkı istiyoruz, bunun çözümü olarak ta Öcalan üzerindeki tecridin kaldırılmasını istiyoruz. Gerekirse bizler de çocuklarımız gibi günlerce, aylarca ve hatta yıllarca açlık grevi yaparız. Taleplerimize ulaşana kadar mücadelemize devam ederiz.

Kızı şu anda açlık grevinde bir anne olarak hissettikleriniz nelerdir?
Kızımın başı ağrıdığında 24 saat başında beklerdim fakat şu an suçsuz olduğu halde cezaevinde ve süresiz-dönüşümsüz açlık grevinde. Bir anne olarak tabi ki de buna dayanamıyorum. İleriki dönemde ne olacağı hakkında bir fikrim yok, hastalığa yakalanabilir onu kaybedebilirim. Fakat elimden hiçbir şey gelmiyor. Umuyorum ki bir an önce taleplerimiz karşılanır ve açlık grevleri kalıcı hasarlar bırakmadan, ölümler olmadan son bulur.

hem içeride, hem dışarıda ölümlere zemin yaratan bu duyarsız, pervasız yaklaşımlarına karşı, süresiz-dönüşümsüz açlık grevine başladık. Sonuçta cezaevlerinde olan arkadaşlarımızın nerdeyse tümü KCK adı altına yürütülen siyasi soykırımın sonucunda alındılar. Bu arkadaşlarımızın talepleri dışarıdayken de aynıydı, içerideyken de aynı. Biz “Bu talepler bizim de taleplerimizdir” diyoruz ve

bunun için bugün 61. gününde kritik aşamaya gelmiş olan açlık grevinde, arkadaşlarımızın yaşamına mal olabilecek bir süreç olmaması için sorumluluk üstleniyoruz. Belki bizim çağrılarımız dikkate alınır diye, bu süreci bizim devraldığımızı belirtmek istedik. Açlık grevlerine milletvekilleri olarak sizin de dâhil olmanızın hükümet üzerinde baskı oluşturacağı net. En azından 3 maymunu oynamaları artık mümkün değil. Bu noktada adım atılmasını bekliyor musun? Türkiye’nin vicdanı artık hükümetten bir şey beklemiyor, Türkiye halkları buna itiraz eder diye umuyoruz. İşin doğrusu, dün Eş Genel Başkanımız da açıkladı, uzun süredir hükümetle diyaloglar geliştiriyoruz. Bu taleplerin karşılanamaz talepler olmadığını, sadece Kürtlerin değil, tüm Türkiye halklarının böyle bir talebi olduğunu ifade ediyoruz. Kaldı ki Halkların Demokratik Kongresi’ndeyiz, 2 gündür kürsüye çıkan herkes taleplerin karşılanabilir talepler olduğunu ifade ediyor zaten. Ama ne yazık ki şimdiye kadar somut bir adım, ya da bu konuda ölümleri önleyecek, açlık grevlerini sonlandıracak bir adım yok. AKP sadece anadilinde savunma için “imzaya gönderdik” deyip müzakereler konusunda tamamen kapıyı kapatarak ölümlere zemin hazırlıyor. Cezaevlerindeki arkadaşlarımızın söylediği bir cümle var: “Biz yaşamı uğruna ölecek kadar çok seviyoruz.” Bence çok önemli bir söz, biz yoldaşlarımızın buna hazır olduğunu biliyoruz ama mücadelemizi daha güzel kılmak, yaşamı güzel kılmak yaşamakla olur, yaşayarak mücadeleye daha güçlü anlam katmalarını istiyoruz. Dolayısı ile tıkanan süreçte BDP-Blok vekilleri olarak kendi üstümüze düşeni yapma çabasındayız. Bunun için sadece

Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?
Biz artık barışın gelmesini istiyoruz, artık üzülmek istemiyoruz. Tek talebimiz önderimiz Öcalan üzerindeki tecridin kaldırılması ve Kürt halkının özgürlüğüdür. Bu yol uğruna sadece tutuklular değil hepimiz açlık grevine girer ve gerekirse canımızı veririz.

Ayşe Yavuz
Siirtliyim. Oğlum 3 senedir Tekirdağ F Tipi Cezaevi’nde ve 10 gündür açlık grevinde.

Ne kadar süredir bu mücadelenin içindesiniz?
17 yıldır biz bu mücadelenin içerisindeyiz. Oğlum 3 yıldır cezaevinde ve 20 yıl hapis cezası aldı.

Açlık grevleri hakkında ne düşünüyorsunuz?
Biz çocuklarımıza sürekli destek vereceğiz, gerekirse cezaevi önünde bekleyeceğiz. Çocuklarımız haklı talepleri uğruna açlık grevindeler. Biz bu hükümete ve hükümetin politikalarına karşıyız. Biz Öcalan üzerindeki tecridin kalkmasını ve acil diyaloga gidilmesini istiyoruz. Bizim özgürlüğümüz, bir halkın özgürlüğü buna bağlıdır ve çocuklarımız bu uğurda açlık grevindeler. Saat başı televizyona bakıyoruz açlık grevleri hakkında yeni bir gelişme var mı diye. Korkarak haberleri izlemek istemiyoruz, taleplerimizin karşılanmasını ve açlık grevlerinin son bulmasını istiyoruz.

AKP’nin Kürt sorununa yaklaşımı ve açlık grevlerine karşı aldığı tutum hakkında ne düşünüyorsunuz?
AKP’nin politikaları hep aynıdır. Kürt sorunu hakkında söylediklerini hiçbir zaman yerine getirmiyorlar. Sadece şov yapıyorlar. AKP Kürtlerin düşmanıdır. Erdoğan açlık grevlerini amacından saptırmak için uğraşmaktadır fakat başarılı olamayacaktır. Erdoğan bilmelidir ki cezaevlerinden bir cenaze bile çıksa bu halk oturup izlemez. Bizler artık sadece çocuklarımızın taleplerinin karşılanmasını istiyoruz.

Sizin açlık grevleri ve Kürt sorunu hakkında çözüm önerileriniz nelerdir?
Abdullah Öcalan üzerindeki tecrit bir an önce kaldırılmalıdır. Öcalan bir halkın önderidir ve onun özgürlüğü Kürt halkının özgürlüğü demektir. Biz artık bu coğrafyalarda savaş olsun istemiyoruz, barış istiyoruz. Haklı talepleri için açlık grevinde olan çocuklarımızın talepleri bir an önce yerine getirilmelidir.

Oğlu şu anda açlık grevinde bir anne olarak hissettikleriniz nelerdir?
Anne yüreği dayanamaz, her gün televizyonda haberlere ağlayarak bakıyorum acaba bir şey olmuş mu diye. Hissedilen acı tarif edilemez. Bizim şu an ciğerimiz yanıyor oğlumuz için fakat yapabilecek tek şey var, o da onlara sonuna kadar destek olmak. Elimizden geldiğince onların yanında olmaya çalışıyoruz.

16

Kasım 2012 | Kadınların Kurtuluşu

Kadınların Kurtuluşu | Kasım 2012

17

SDP’Lİ KADINLAR EYLEMLERİYLE
Başbakan değil Cinsbakan

SES GETİRDİ!

detinizle Barışmıyoruz!” kampanyası kapsamında sokaklardaydılar. 14 Ekim’de SDP’li Kadınlar pankartları ve sloganlarıyla İstiklal

kapatarak kendilerini birbirlerine zincirlediler. Açılan pankartta ‘Kadına Yönelik Şiddete Son’ ‘Sinem Şahin Onurumuzdur’ yazı-

Haziran’da AKP’nin Sütlüce il binası önünde eylem yapan SDP’li Kadınlar, polis bariyerlerini aşarak döviz ve pankartlarını sloganlar eşliğinde parti

binası önüne bıraktı. Başbakan ve AKP’li bakanların kürtaj hakkında yaptıkları açıklamalara ve kürtajı yasaklama girişimlerine tepkilerini gösteren kadınlar, ”Bana bak Başbakan, sabrımızı taşırma, kendin yat kuluçkaya, bir Türkçük, iki Türkçük, üç Türkçük doğurmaya”, “Kürtaj haktır, Uludere katliam”, “AKP elini, bedenimden çek” sloganlarını atarak eylemlerini gerçekleştirdiler.

SDP’li Kadınlar’ın, ellerinde taşıdıkları dövizleri AKP önüne bırakmak istemesi polis engeliyle karşılaştı. Polisin engellemesine tepki gösteren kadınlar, “Başbakan şimdiye kadar kadınlar için hangi tedbirleri aldı ki bizi engelliyor, dövizlerimizden neden korkuyor? Bizde ne cop ne de gaz bombası var” şeklinde konuşmalar yaptı. Sivil polislerle kısa süreli bir arbede yaşayan kadınlar, polis bariyerini yıkarak ikinci bariyer önünde açıklama yaptı.

olduğunu anımsatmak için adliye önünde” diyerek “erkek yargı”dan hesap sorduklarını belirtti. Tutuklu olarak yargılanan katil Metin Armağan, “hapishaneye yazı yazılması unutulduğu” gerekçesiyle duruşmaya getirilmedi. Dava, diğer tanık Mustafa Armağan’ın zorla getirilmesi, sanığın akli durumu ile ilgili raporun incelenmesi, karakol görevlileri ile ilgili soruşturmaların akıbetinin Ümraniye Cumhuriyet Başsavcılığı’na yazı yazılması talepleri ile 22 Kasım tarihine ertelendi.

suzluğuyla bu kadar rahat konuştuğunu söylediler. Polis saldırısı ile gözaltına alınan kadınlar, önce Çankaya Emniyet Müdürlüğü’ne götürüldüler. Ardından Adli Tıp’ta kan vererek alkol muayenesine zorlandılar, kabul etmeyince de gözaltı işlemlerinin uzayacağı ile tehdit edildiler. Bu eyleme yapılan sert saldırı ve gözaltının ardından aynı gün öğle saatlerinde AKP Ankara İl Başkanlığı yürüyen kadınlar, Mediha Erdem Sokak girişinde çevik kuvvet barikatıyla durduruldu. Sloganlar eşliğinde yapılan açıklamada, doğurmak, doğum yöntemi ve kürtaj konusunda kadının kendi bedeni üzerinde karar verme hakkı olduğu ifade edilerek, sağlıklı doğum ortamı ve kürtaj yaptırmanın kadınların hakkı ve devletin bunları sağlamak yükümlülüğü olduğu söylendi. Sabahki eyle-

me dönük saldırı kınandı. SDP’li Kadınlar, “İşçi, Kürt, kadın kanı… Bu deryada boğulacaksın Tayyip” pankartıyla yaptıkları açıklamanın ardından kırmızı boya doldurulmuş balonları çevik kuvvete fırlattı.

Sağlık Bakanlığı önünde zincirli kürtaj eylemi
Hükümetin kadınların kürtaj hakkına yönelik saldırısına karşı protestolarla geçen Haziran ayının bir başka eylemi ise Ankara’daydı. Sıhhiye’de bulunan Sağlık Bakanlığı önüne kendilerini zincirleyerek “Kürtaj Haktır! SDP’li Kadınlar” pankartı açan 4 kadın, Başbakan ve Sağlık Bakanı’nın açıklamalarını protesto etti. Doğmamış fetüsün yaşam hakkını savunanların, Roboski’de katliamın planlayıcısı olduklarını, asıl cinayetin orada 34 insanın öldürülmesi olduğunu; “gerekirse tecavüz çocuğuna devlet bakar” diyen Sağlık Bakanı’nın erkekliğin fütur-

‘Erkek devlet şiddetine son sloganları atıldı. Daha sonra polisle yaşanan gerginliğin ardından kadınlar polise boya dolu balonlar fırlatarak eylemlerini sonlandırdılar.

Caddesi’nde bir yürüyüş düzenlediler. Kadın cinayetlerine, kadına yönelik şiddete, taciz ve tecavüze karşı yürüyen SDP’li Kadınlar 5. Konferans’ın coşkusuyla alanlarda, kadın mücadelesinin aktif bir öznesi olacaklarını bir kez daha gösterdiler.

Şiddetinizle Barışmıyoruz!
SDP’li Kadınlar, hükümetin kadınları eve hapsetme politikalarına rağmen “Şid-

İstanbul SDP’li Kadınlardan zincirli eylem
İstanbul Beşiktaş ilçesinin en işlek caddelerinden birinde, Başbakanlık ofisi yakınında SDP’li Kadınlar yolu

Gülay Armağan davası, kadınların davası
Eşi tarafından katledilen Gülay Armağan davasının üçüncü duruşması 13 Eylül 2012 günü Üsküdar 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüldü. Duruşma öncesi mahkeme önünde bir araya gelen kadın örgütleri bir basın açıklaması düzenlerken, tutuklu olarak yargılanan katil “unutulduğu” için mahkemeye getirilmedi. Kadınlar adına açıklama yapan SDP MYK üyesi Eylem Karaca, “Kadın örgütleri haksız tahrik indirimine hayır demek, kadın cinayetlerinin politik

Polise boyalı balon: Üstünüzde kan var!

yordu. Bu ülkede kadınların öldürüldüğünü, yargının erkeği koruduğunu, dışarıda kalan, evlere dönmek istemen kadınları ise cezalandırdığını, bunlardan bir tanesinin de Sinem Şahin olduğunu ifade eden 8 kadın arkadaşımıza polis sert bir şekilde müdahale etti. Gözaltına sürecinde darp edilen kadınlar direnerek eylemlerinin amacına ulaşmasını sağladılar. Polis ayrıca kadınların darp edilmesine karşı çıkan halktan birkaç kişiyi de yaka paça uzaklaştırdı.

Kasım ayı, SDP’li kadınların kadına yönelik şiddete karşı başlattığı kampanya ile geçti. ‘Üzerinizde kan var,’ ‘Şiddetinizle Barışmıyoruz’ sloganıyla sokağa çıkan Ankara’dan SDP’li Kadınlar, açlık grevlerinde kadınların üstlendiği sorumluluğa dikkat çekip, destekçisi olduklarını ifade ettiler. Eylemde ‘Sinem Şahin’e özgürlük’ ‘ Şiddetinizle Barışmıyoruz’

18

Kasım 2012 | Kadınların Kurtuluşu

Kadınların Kurtuluşu | Kasım 2012

19

AKP hükümetinin gebelik fişlemesi bir kadını daha mağdur etti. Tekstil işçisi Nejla Özdemir Cenan, hamile olmadığı ve gebelik testi yaptırmadığı halde, ailesi ve eşine hamile olduğu bildirildi. Cenan, “Devlet beni kâğıt üstünde ‘hamile’ yaptı. Önce annemi, ardından eşimi, en son beni aradılar. Bu ülkede bu sıralamada bir kadının ölme riski %100’e yakındır” diyerek tepki gösterdi. Sağlık Bakanlığı, gebelik, kürtaj ve doğum kontrol bilgilerinin ailelere bildirilmesi yönündeki genelgeyi reddetti ancak uygulama birçok kadını mağdur etmeye devam ediyor. Fişleme olarak adlandıracağımız bu uygulamaların son örneği İzmir’de yaşandı.
İlkay: Devletin fişleme uygulamasından sen de geçtin. Bize neler yaşadığından bahseder misin? Nejla: Bundan 3 ay önce gebelik testi yaptırdığıma dair anneme telefon geldi. Böyle bir test yaptırmamama ve hamilelik gibi bir durumum olmamasına rağmen Buca Kuruçeşme Sağlık Ocağı’ndan aile hekimi telefonda hamile olduğumu ve neden kontrole gelmediğimi sormuş. Annemi aramalarının sebebi de önce eşimi aramaları fakat eşime ulaşamamalarıymış. Yani onların zihniyetine göre bu bilginin ilk muhatabı eşim, sonra

DİKKAT, FİŞLENEBİLİRSİNİZ!

KÜRTAJ FİİLEN YASAKLANDI!

DÜNYADAN
İrlanda’da kürtaj yasağı can aldı
İrlanda’da 28 Ekim günü, 17 haftalık hamile olan 31 yaşındaki Hint asıllı diş hekimi Savita Halappanavar, kaldırıldığı hastanedeki doktorların kürtaj yapılması isteğini, fetüsün kalp atışlarının tamamen kesildiği ana kadar 4 gün boyunca reddetmesi nedeniyle kan zehirlenmesinden hayatını kaybetti. Olayın ardından İrlanda’nın başkenti Dublin’de binlerce kişi kürtaj hakkının tanınması için yürüyüş düzenledi. Gösteri, kürtaj yapılmadığı için kan zehirlenmesi sonucu ölen Savita adına bir dakikalık saygı duruşunun ardından başladı. Gösteriye katılan konuşmacılar, hükümetten, kadınların kürtaj hakkının teminat altına alınmasını talep etti. Yaklaşık 10 bin kişinin katıldığı gösteride İrlanda Başbakanı Enda Kenny’nin ofisinin önüne yüründü. Hintli kadının eşi ile kürtaj hakkı savunucuları, fetüsün alınmamasının Halappanavar’ın hayatına mal olduğunu belirtti. Ellerinde, hayatını kaybeden Savita’nın resmini taşıyan göstericiler Başbakan’ın bürosunun önünde mumlar yakarak gösteriye son verdi.

annem-babam… Kimsenin aklına benimle irtibat kurmak gelmiyor. Sözde gebelik takibi adı altında kadınlar üzerinde denetimin kurmaya çalışmanın ta kendisi bu. İlkay: Peki, bu olayla ilgili hukuki süreç başlattın mı ya da başlatmayı düşünüyor musun? Nejla: Tabi ki. Devlet beni kâğıt üstünde ‘hamile’ yaptı. Önce annemi, ardından eşimi en son beni aradılar. Bu ülkede bu sıralamada bir kadının ölme riski %100’e yakındır. Sonuçta bu olay bir kadının ailesi ya da eşi tarafından öldürülmesine bile neden olabilir. Türkiye’de her gün 3 kadın öldürülüyor ve hep buna benzer sebeplerle. Ben ailemle bir sorun yaşamadım, ancak başka bir kadın böyle saçma sapan bir uygulamayla karşılaşsaydı eşi ya da ailesi ona inanmayabilirdi. Ve biz devletin bu “yanlışlıkla olmuş” diye basite indirgeyerek açıkladığı bu olay yüzünden o kadının ölüm haberini okuyabilirdik gazetelerden. Bu ihtimaller devletin aklına gelmiyor diyebilir miyiz? Ben buna inanmıyorum. Devlet bedenlerimiz üzerinden bir oyun oynuyor ve pası da hastane yetkililerine, aile hekimlerine atıyor. Benim elimde belgeler var, gerekli evraklar mevcut. Hangi tarihte tahlillerimi aldığım, hangi tarihte hastaneye gittiğim belli. Burada sorumlu hastane ve ben hastaneye tazminat davasını açacağım. Bir yanlışlık olmuştur diye sineye çekilebilecek bir durum değil çünkü. İlkay: Yaşadığın bu deneyimden yola çıkarsan, buna benzer fişleme uygulamalarına maruz kalan kadınlara nasıl bir yol izlemelerini önerirsin? Necla: Ben gittim, aile hekimiyle konuştum, tartıştım. “Nasıl böyle bir şey yaparsınız!” diye. Bana “Gebelik takibi yapılması gereken bir şey” diye anlatıyor. Saçma. İlk olarak dilekçeyle birlikte İl Sağlık Müdürlüğü’ne başvurmak gerekiyor. Ben dilekçemle oraya gittim, başvurdum. Oradaki görevlilere başımdan geçen durumu da ayrıntılarıyla anlattım. Onlar dilekçem üzerine aile hekimine bu gebelik testi belgesinin nasıl geldiğini, tahlilin nerede, hangi tarihte kayıt altına alındığını araştırdılar. Altından Bozyaka Devlet Hastanesi çıktı. Sözde ben oraya gitmişim, 20 Haziran’da gebelik testi yapmışım. Ben o tarihte işyerinde olduğumu kanıtladım, Buca Kadın Doğum Hastanesi’ne gidip test yaptırdım ve hamile olmadığımı kanıtladım. Edindiğim bu rapor ve belgelerle en yakın zamanda yasal süreci başlatacağım. Bu olayın peşini bırakmayacağım. Durduk yerde oradan oraya gidip şu iş için uğraşmak bile beni mağdur etti. İlkay: Başlattığın bu hukuk mücadelesinde yanındayız ve kazanacağına yürekten inanıyoruz. Yaşadıklarını gazetemizle paylaştığın için teşekkür ederim.

Kürtaj olmadan önce kadınları onay belgelerine mecbur kılmak kürtajı fiilen yasaklamak değil de nedir? Gebelik testi yaptıran kadınların iletişim bilgileri alınıp sonuçlarının ailesine ya da eşine bildirilmesi kadına yaşatılan dolaylı bir tehdit aracı değil mi? Bu fişlemek değil de nedir?
Tayyip Erdoğan “Her kürtaj bir Uludere’dir” sözleriyle kürtaj yasağını gündeme sokalı 6 ay oldu. Bu sözlerin hemen ardından Türkiye’nin her yerinden kadınlar sokaklara döküldü. Bedenleri üzerindeki hakka sahip çıktılar. Ücretsiz-güvenli kürtaj hakkını yinelediler. ‘Bedenimiz bizimdir’ şiarıyla sezaryeni de içine dahil ederek hazırlanabilecek yasa tasarısına karşı çıktılar. O dönemde bu gündeme dair birçok yorum yapıldı. Roboski katliamının yarattığı gündemi kapatmak amacıyla kürtaj gündeminin suni bir gündem olduğuna dair değerlendirmelerde bulunuldu. Bugün baktığımızda, kürtaj yasağının gelmediğini görüyoruz. Ancak bu yorumların arkasında görülmeyen bir şey vardı. O da bu söylemin aslında kadın bedeni üzerinde denetim kuran uygulamaların hız kazanacağının bir sinyali olduğuydu. AKP iktidarının yürüttüğü bir stratejiydi bu. İlk etapta tüm kamuoyu açısından çok uç olarak değerlendirilebilecek bir fikri gayet meşruymuş gibi ortaya atıyor. Tartışma programlarında tartıştırıp bu fikri ısındırarak zamanla algılarda oynamalara sebep oluyor ve sonunda yerleştirmek istediği zihniyeti normalleştirerek hayatlarımızın içine sinmesine yol açıyor. Bu tartışmalarla tecavüzün suç olup olmadığı değil, tecavüz sonrası hamile kalan kadını suçlu ilan edebilecek fikirler bile meşru kılınmaya çalışıldı. Öyle söylemler üretildi ki defalarca “yok artık”, “bu kadar da olmaz” dedik bu süreçte. Belki kürtaj yasağı gelmedi ama kadın hareketinin bu ülkede yıllardır verdiği mücadelelerle kabul ettirdiği kadının iradesi, bedeni hakkında söz sahibi olması gibi kazanım olarak değerlendirebileceğimiz kavramlar geriye düşürülmeye çalışıldı. AKP, kürtaj yasağını getirmeyerek geri adım atmış gibi görünse de aslında yasaklamakla hemen hemen aynı sonuçları doğurabilecek uygulamalarla yüz yüze getirdi bizi. Tecavüz sonucu hamile kalan bir kadın başvurduğu hukuk mercii tarafından doğurmaya zorlandı. İktidar genç kadını “Ölsem bile doğurmayacağım!” diye isyan ettirdi. Sistem, tecavüze uğrayan kadınların doğrudan doktorlara başvurmasının önüne geçerek, onları önce savcıya gitmeye, savcıyı tecavüze uğradığına inandırmaya mecbur bıraktı. “Ancak tüm bunları 20 hafta içinde başarabilirsen kürtaj olabilirsin” diye dayatmada bulundu. Tecavüz davalarında sürecin kadınlar aleyhine işlediği zaten açık ve net bir şekilde görülüyorken, kürtajı savcılık kararına bağlamak, kürtajı fiilen yasaklamak ve kadını doğurmaya zorlamaktır. Kürtaj olmadan önce kadınları onay belgelerine mecbur kılmak kürtajı fiilen yasaklamak değil de nedir? Gebelik testi yaptıran kadınların iletişim bilgileri alınıp sonuçlarının ailesine ya da eşine bildirilmesi kadına yaşatılan dolaylı bir tehdit aracı değil mi? Bu fişlemek değil de nedir? Kürtaj hakkını kullanmak isteyen kadının psikolog, sosyal hizmet uzmanı ve doktorlardan oluşan ikna odalarında “terbiye” süreci içine alınması denetim değil de nedir? İşte tüm bu uygulamalarla aslında kürtaj yasaklandı. Kadınlar gittikçe daha çok risk altına alındı. Her geçen gün sağlık kuruluşları tarafından kadınlar çeşitli uygulamalarla denetim altına alınıyor. Bedenlerimizin bekçileri gün geçtikçe fazla mesai yapıyor. Aileler, eşler iktidarın cephesinin içine daha çok çekilerek ajanlaştırılıyor. Kadınlar kendiyle ilgili çoktan verilmiş kararları başkalarından duymaya başlıyor. Söz hakkımızı, irademizi tamamen elimizden alıyorlar. Buna artık dur demek için kürtaj yasağının kamuoyu gündemine ilk düştüğü zamandaki coşkuyla sokaklar yeniden hareketlenmeli. Bu yasağı artık deşifre etmeli.

Uruguay kürtajı yasallaştırdı
Uruguay, Güney Amerika’da Küba’dan sonra kürtajı yasallaştıran ilk ülke oldu. Senato’da yapılan oylama ile 14’e karşı 17 lehte oyla kürtaj yasalaştı. Yasa, kadınların hamileliklerinin 12’nci haftasına kadar kürtaj yaptırabilmelerini öngörüyor. Katoliklerin çoğunlukta olduğu ülkede kürtajla ilgili tartışmalar cepheleşmeye ve büyük tartışmalara yol açtı. Daha önce parlamentonun alt kanadında kabul edilen yasanın senatodaki görüşmeleri sırasında değişiklikler yapıldı. Kürtajın kadınların tercihine bırakılmasını, devletin bu konuda yasak getirmemesini savununlar, yasa sayesinde çok sayıda canın kurtulacağını; bugüne kadar gizli ve kötü koşullarda yapılan kürtajlarda çok sayıda kadının yaşamını vurguluyorlar. Yasa, bebeğini aldırmak isteyen bir kadının bunu bir heyete anlatmasını öngörüyor. Kürtajın bir tercih olması gerektiğini söyleyen grup bu düzenlemeye karşı çıkıyor. Türkiye’de de kadın hakları savunucuları, aslında psikolojik baskı ve hatta işkence anlamına gelen kürtaj için “ikna odaları” kurulmasına karşı çıkıyorlar. Yasada belirlenen süreç, heyet aşamasından sonra birkaç gün beklenmesini, son bir değerlendirme yapılmasını ve son kararın verilmesini öngörüyor. Kürtaj, Güney Amerika ülkeleri arasında sadece sosyalist Küba’da serbest. Meksika’nın başkenti ve çevresindeki bölge ile diğer pek çok eyaletinde kürtaj kısmen yasal durumda bulunuyor. Diğer Latin Amerika ülkelerinde ise sadece tecavüz ve sağlık riski durumlarında uygulanabiliyor.

Fransa’da kürtaj artık ücretsiz
Fransa’da açıklanan yeni reform paketi uyarınca kürtaj masrafları artık devlet tarafından karşılanacak. Ülkede şu anda kürtaj olan bir kadın, operasyon için ödediği miktarın yüzde 80’ini geri alabiliyor. Bu 200-450 Avro arasında bir ücrete denk geliyor. Yapılan değişiklikle artık kürtaj ücretini tamamen devlet karşılayacak. Cumhurbaşkanı Hollande 2013 sosyal güvenlik bütçesine eklediği yeni düzenlemeyle ilgili “Tüm kadınların kürtaja eşit erişim sağlamaları için gerekliydi” dedi. Kürtaj hakkı Fransa’da 1975’te kadın hakları örgütlerinin yoğun mücadelesi sonucunda yasallaşmıştı.

20

Kasım 2012 | Kadınların Kurtuluşu

Kadınların Kurtuluşu | Kasım 2012

21

MÜLTECİ KAMPLARI
Özge Bali
AKP hükümetinin üstüne körükle gittiği Suriye yangınının içinde kadınların ödediği bedel; erkek egemenliğin militarist politikalarının kadınlara yaşattıkları bir kez daha perde arkasında kalıyor. Bölge halkının hükümetin politikalarını sorgulaması bir olumluluk iken, “Mülteci mi paralı asker mi?” tartışmasının arkasında, kamplardaki kadınların dramı bir kez daha görünmez kılınıyor. Savaşların, askeri operasyonların faturasını en çok kadınlar ödüyor. Geçmiş yıllarda İncirlik Üssü’nün yakınlarında artan taciz, tecavüz vakalarıyla bugün Antakya’daki mülteci kamplarında kadınların maruz kaldığı cinsel saldırılar, esasen aynı mantığın eserleri. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yardım Heyeti’nin raporunda bölgedeki kamplarda kadınların tacize ve tecavüze uğradıkları kaydedilmiş. Ayrıca Mısır yayın organlarından El-Ahram’ın Eylül 2012 sayısında da kamplardaki Suriyeli kadınların fuhşa zorlandığına dair haberler yer almakta. Kuşkusuz bunlar basit birer iddia değil. Çadır kentlerde yaşam hiç de basının yansıttığı gibi güllük gülistanlık geçmiyor. Çadır kentlerde kalan mültecilerin büyük çoğunluğunu Suriye’de eşlerini kaybetmiş kadınlar ve çocukları oluşturuyor. Dolayısıyla yaşamlarını idame ettirmek zorunda oldukları birçok ihtiyacı karşılamak kadınlara kalıyor. Böyle durumlarda bulundukları yerleşkenin dışına çıkabilmek için muhatap olmak durumunda oldukları korucu tarzı görevlilerin keyfi tutumlarıyla karşılaşabiliyorlar. Bu noktada sözlü ve fiziki taciz en sık karşılaştıkları, artık sıradanlaşmış saldırılar. Mülteci kadınların yardıma muhtaç konumlarını “fırsata çevirmek” için ellerinden geleni yapan bu kamp görevlilerine hiçbir yaptırım uygulanmıyor. Yine kadınlar doktora gitmek isteMülteci kadınların erkek mültecilere kıyasla daha farklı ve özel koruma ihtiyaçları bulunmaktadır. Kadınların cinsel ve fiziksel istismara, sömürüye, mal ve hizmetlerin dağıtımında ayrımcılığa karşı korunmaları gerekir. Mültecilik döngüsü içerisinde kadınlara yönelik cinsiyet/toplumsal cinsiyete dayalı şiddeti aşağıdaki gibi sınıflandırmak mümkündür: Çatışma sırasında, kaçıştan önce: İktidarda bulunan kişiler tarafından taciz edilme, kadınların cinsel olarak işkence görmesi, askerler tarafından cinsel şiddet uygulanması, toplu tecavüz ve hamile bırakılma, çatışma halindeki tarafların silahlı mensupları tarafından kaçırılma. Kaçış sırasında: Çeteler, sınır muhafızları tarafından cinsel saldırı, insan tacirleri, köle ticareti yapanlar tarafından yakalanma. Sığınma ülkesinde: Otorite sahibi kişiler tarafından cinsel saldırı, ailelerinden ayrı düşmüş kız çocuklara, bakıcı aile yanındayken cinsel taciz, aile içi şiddet, yakacak toplarken, su almaya giderken cinsel saldırı, hayatta kalabilmek için cinsel ilişkiye/fuhşa zorlamak, sığınma ülkesinde yasal bir statü beklerken ya da yardım ve kaynaklara erişmeyi beklerken cinsel taciz.

MİLİTARİZMİN AYNASI:

HİÇBİR ŞEY DOĞAL DEĞİL, HER ŞEY FELAKET
30 saniyede hayatımızın alt üst olmasının üzerinden 1 yıl geçti. Enkazlar yerli yerinde duruyor. Onlarca kişinin öldüğü apartmanın enkazının hemen önünde bir banka ve bir dershane konteynırı var artık. Enkazın demirlerini çocuklar toplayıp sattı. Onlarca kişinin öldüğü Bayram Oteli’nin çevresine sacdan duvar örüldü. O duvarın önüne işyeri ilanları, reklamlar yapıştırıldı. Şehrin en büyük reklam panosu haline geldi o duvar. Konteynır kentlerse yavaş yavaş boşaltılmaya başlandı. Van depremi dendiğinde aklıma ilk gelen cümle; “potansiyelimizi görmek istedik.” Onlarca kişi üzerime doğru yürüyüp kahkaha atarak söylüyor gibi. Eski Türk filmlerinde, karakterin delirmeden önce gördüğü sahneler gibi. Delirmek işten değildi, o yüzden delirmedim. İşten olan şeyleri yapmak için de bol miktarda akıl sağlığı gerekiyordu. Pek çoğumuzun akıl sağlığı, 23 Ekim’de gitti, geri kalanının da 9 Kasım’da. Yolun bundan sonrasını öfkeyle yürüdü bir kısmımız. Bir kısmımız öfkesini yatıştırmak için başka yöne baktı, bir kısmımızsa öfkesini muhataplarının gözlerine soktu. Muhatap bulmaya çalışmak öfkeyi daha da arttırırdı. Kadınlar aileden bağımsız birey olarak görülmedi. Yapılan bütün “yardım”lar aile eksenli dağıtıldı. Yalnız yaşayan kadınlara sırasıyla önce çadır, sonra konteynır, şimdi de ev verilmiyor. TOKİ evlerinden ev sahipleri ve evli-çocuklular faydalanabiliyor. Bugünlerde TOKİ evlerinin akıbeti için muhatap arıyoruz. Ev sahiplerinin bir kısmına, altyapısı bitmeyen evler geçtiğimiz ay teslim edildi. O evlerin bitmesi için en az 6 aya daha ihtiyaç var. 33 konteynır kentte 20 binden fazla insan kalıyorken, yapılan evlere çok az bir kısmı gidebiliyor. TOKİ yerine afet evleri denen bu konutlar 80 metrekare. Minimum 5-6 kişilik olan aileler bu evlere kavuşmak için aylardır uğraşıyor. Fakat sadece “hak sahibi” olan ev sahipleri bu evlerden faydalanabiliyor. Kiracılara ise bu evler satılacak. Ev sahiplerine de hibe edilmediğini hatırlatmakta fayda var. 2 yıl sonra ödemeye başlanacağı söylenen evler için 1 yıl süre geçti. Yani bir dahaki yıl taksitler başlayacak. O taksitleri ödeyemeyeceğini beyan edenlerin dilekçelerini yazıyoruz bir süredir.

Aylin Çelik
problemini hallettik mesela. Önce çadır bulamadık, sonra onu bulduk, konteynır gelince çadırdan olduk. Sonra konteynır aradık. Sonra evler geldi, konteynırlardan olduk. 1 yıl öncekiyle sorun aynı; barınma. İnsanların gerçekten hâlâ gidecek yerleri yok. TOKİ’deki evlerine gitmeyen, evi yıkılan on binlerce insana kiralık ev aramaları söylendi. Kiralık ev sayısı hem çok az hem çok pahalı. Mahallelerdeki okulların çoğu yıkıldı. Eğitim-öğretim yılı doğru düzgün başlayamadı. Okullarda güçlendirme yapılmadı. Bazı okullarda veliler dilekçe verdi, çocuklarını o okullara göndermek istemediğine dair. Bazı veliler servis parası nedeniyle çocuklarını uzaktaki okula gönderemedi. Van’da hiçbir şey normale dönmedi. Bütün binalar boyandı, içerideki duvarlar, duvar kâğıtlarıyla kaplandı, her yere güçlendirme yapan inşaat şirketlerinin reklamları asıldı, evlerin orta mı yoksa ağır hasarlı mı olduğuna hala karar verilmedi, yanından geçerken yıkılma tehlikesi olan evler kararın sonucunu bekliyor, artçılar devam ediyor, yeni bir depremin olacağı söylencesi gün geçtikçe büyüyor. Depremin birinci yılında yine hiçbir şey doğal değilken, her şey felaket.

Yıllardır toplumsal cinsiyet eğitiminin tüm kurumlarda, okullarda verilmesi gerektiğini söylüyoruz. Bu yıl depremden sonra toplumsal cinsiyet eğitimleri Van’daki 33 konteynır kentin hepsinde verildi. Fakat içeriği; “kadın evin namusudur, kocasına hizmetle yükümlüdür, yuvayı yapan dişi kuştur, erkek evin reisidir, çocuklarına bakmakla yükümlüdür...” gibi toplumsal cinsiyet rollerini yeniden üreten cümlelerle doluydu.
eğitiminin tüm kurumlarda, okullarda verilmesi gerektiğiniz söylüyoruz. Bu yıl depremden sonra toplumsal cinsiyet eğitimleri 33 konteynır kentin hepsinde verildi. Fakat içeriği; “kadın evin namusudur, kocasına hizmetle yükümlüdür, yuvayı yapan dişi kuştur, erkek evin reisidir, çocuklarına bakmakla yükümlüdür…” gibi toplumsal cinsiyet rollerini yeniden üreten cümlelerle doluydu. Evet, istediğimiz eğitimlerin içeriği tamamen boşaltıldı. Konteynırda toplumsal cinsiyet eğitimi alan bir kadın, bizim dernekte de aynı eğitim programına katıldığında kafası karışıyor. “Onlar böyle demedi ama?” diyor. Bu yüzden biri toplumsal cinsiyet dediği zaman artık “Hangi toplumsal cinsiyet?” diye sormak gerekiyor. Van büyükşehir oldu geçtiğimiz hafta. Şehrin toparlanması için büyük bir fırsat belki de. Afet bölgesi ilan edilmedi, bunun yerine büyükşehir yapıldı. Kavramlarla oynaya oynaya geliyoruz çocuklar. Barınma

Bir evim var eyvah!
Yıkılan 160 metrekare bahçeli evinin yerine 80 metrekare apartman dairelerinde yaşamaya başlayacak insanlar. Evlerinin önünde ekmeklerini yaptıkları bir tandır olmayacak. Yürüyerek gittikleri bir hastane, okul olmayacak. Çünkü bu evlerin hepsi şehir dışında. Ulaşım sorunlarıyla tanışacak pek çok insan. Alt sınıf mensubu kişilerin apartmanda yaşayacağı korkusu sardı mesela, müstakbel komşularını. “Hayatları boyunca apartmanda yaşamayan insanla nasıl aynı yerde yaşarım, o ne bilir apartmanda oturmasını?” Evet, o insan bilmez, 80 metrekare evde 10 kişiyle yaşamayı, bir takım kurallara uyma zorunluluğunu bilmez. Hayvanıyla, çocuğuyla özgürce yaşayabileceği koşullar olmadan nasıl yaşayacağını bilmez. Geçtiğimiz gün Erciş’ten gelen bir kadına, ev çıkıp çıkmadığını sordum. “Çıktı ama…” dedi. “Aması ne?” dedim. “Köylülere de ev verdiler,” dedi. “Yani?” diye sormam beyhudeydi ama yine sordum. Aldığım cevabı söylemek içimden gelmiyor açıkçası. Farklı sınıf mensuplarının beraber yaşamaya çalışması çok ciddi sorunlar doğuracak. Van’ın farklı kesimleri arasında gerçek bir uçurum var. O insanlar birbirlerini ne kadar görecek, birbirlerine ne kadar değecek şu an için kestirmek güç. Herkes sınıfına diye bağıran bir öğretmen yok ortalarda. Beraber yaşamayı deneyimleme “imkânı” veriyor öğretmen. TOKİ gibi kendi özel alanını yaratan, şehir dışındaki mekânlarda insanların bir arada yaşaması güç olmuştur. Fakat şimdiki durum bundan daha karmaşık. Alt komşu şehre kendi arabasıyla giderken, üsttekinin çocuğu dolmuş parası bulmak için peçete satacak. Suriye’den gelen mültecilere gönderilmek üzere olan konteynırlarda, kadınlara yönelik bir diz “eğitim” verildi. Yıllardır toplumsal cinsiyet

diklerinde bulunan doktorların çoğunun erkek olması ve kadınların erkek doktorlardan çekindikleri için tecavüze uğradıklarından bahsedemedikleri ve kendileriyle birlikte gelen korucuların psikolojik, fiziki baskı uygulayarak buna izin vermedikleri, kadınların bebeklerini düşürmeleri için zorladıkları da sık gelen duyumlardan. Aynı zamanda bölgede kampların güvenliğini sağlamak için gittikleri iddia edilen askerlerin bölgeyi askeri üsse çevirmeleri Antakya’nın yerli halkından olan kadınların da tacize uğramalarına neden oluyor. 2003 yılında Irak savaşı sırasında kullanılan İncirlik Üssü’nün çevresindeki asker hegemonya-

sının artmasıyla cinsel saldırılarda yaşanan artış, 2012 yılında Antakya’da tekerrür ediyor. Değişmeyen militarist algı, savaşın tüm yükünü kadınlara çektirir hale getiriyor. Bugün Suriye’den gelen mültecileri kollarını açarak kabul eden şefkatli kucak imajı veren devlet erkânı, kadınları tekrar ve tekrar mağdur ederek gösteriyor büyüklüğünü. Kampları ziyarete giden Fatma Şahin ise genç kadınların yaptıkları el işlerini “çeyizleri” olarak nitelendirip “evlenince kullanırsınız” gibi sözler söyleyebiliyor. Yani bugün tecavüzcüleriyle evlendirilen kadınların bir örneğini çadır kentlerdeki kadınlar için üretiyor Fatma Şahin. Her fırsatta Suriye halklarını sahiplenerek, mültecileri koruduğunu iddia eden ve bunu uluslararası alanda bir şov malzemesine dönüştüren devlet mekanizması aslında uluslararası mülteci haklarından bihaber. Denetim için hiçbir heyetin gitmesine izin verilmeyen çadır kentlerde insanlar ve büyük çoğunluğunu oluşturan kadınlar sağlıklı yaşam alanlarına sahip değiller. İntiharın eşiğinde olan onlarca kadının haberi gelirken birer tecavüz kampına dönen, erkek saldırganlığına dayanan ve ona gücünü veren savaş kültürü, kampları yaşanılası yerlerden çok uzak bir hale getiriyor. Öncelikle Ortadoğu olmak üzere tüm dünya kadınlarından oluşan, tarihten ve bölgesel olarak yaşanılanlardan ders çıkaran bir kadın örgütlülüğü hayati önem taşıyor. Özel olarak oluşturulan heyetlerin bölgeye gidip denetimler yapması, kadınların yaşadıkları olayları rahatlıkla anlatabilmelerini sağlamak için özel ortamların yaratılması gerekiyor. Taciz ya da tecavüz mağduru kadınlara gerekli tıbbi, psikolojik yardımlar sağlanmalı. Kampların askeri üs vasfından çıkartılıp sivilleştirilmesi ve günlük hayatın idame ettirilebileceği alanlar haline getirilmesi ise en önce yapılması gerekenlerden.

22

Kasım 2012 | Kadınların Kurtuluşu

Kadınların Kurtuluşu | Kasım 2012

23

HİNDİSTAN’IN GULABİ ÇETESİ
Pembe sariler giyiyorlar ve yolsuzluk yapan görevlileri ve eşlerine şiddet uygulayan erkekleri sopa ve baltalarla kovalıyorlar. Hindistan’ın kuzeyindeki Uttar Pradeş eyaletinin Banda bölgesindeki yüzlerce kadın, kendilerini gururla “gulabi çetesi” (pembe çete) olarak adlandırıyor ve yanlış yapanların kalbine korku salıp işini yapmayan memurlarınsa haset bakışlarına maruz kalıyorlar.

PEMBE GİYEN KADINLAR:

anlaşmazlıklara da hakem rolünde müdahale edebilmeleri ise onlara bir nevi “yeniçağın kabadayıları,” “sosyal eşkıyalar” imajı kazandırıyor. Ama erkek egemen değerler üzerine kurulu bir çeteden ziyade, kadınların eşitlikçi, adalet yanlısı kolektif eylemini harekete geçiren bir örgütlenme tarzı. Kaçınılmaz politikleşme Yakın zamana kadar politika çarklarının dışında hareket etmişler. Bir keresinde polis tarafından “militan Maoistler” olarak adlandırılmış ve saldırı ve iftira ile suçlanmışlar. Ancak hem Maoist iddiası hem de suçlamalar geri çekilmiş. Bölgede suç ve yolsuzlukla mücadelede belli bir mesafe kat eden grubun lideri Sampat, 2006’da bağımsız aday olarak eyaletteki bir seçime katılmış ancak sadece 2800 oy alabilmiş. 2011 Ekim ayında, ilk kez 21 çete üyesi, yerel seçim-

lere katılmış ve encümenliğe denk görevlere seçilmişler. Yetkilerini, yolların onarımı, kanalizasyon yapımı, içme suyu sağlanması ve tarımın geliştirilmesi gibi projelerde kullanmışlar. Daha önce onları dinlemeyen köy muhtarlarını ikna etmek kolay hale gelmiş. Bu sürecin siyasal geleceklerinin başlangıcı olduğunu düşünüyorlar. Güçlerini sokakların ötesine taşıyıp meclislere, karar alma organlarına ulaşmaya ve yoksulların sesi olmaya çalışacaklarını belirtiyorlar. Sampat, “Beni öldürmeye, tutuklamaya, aşağılamaya ve susturmaya çalıştılar,” diyor, “ama işler kadınlar için düzelmedikçe pes etmeyeceğim.”
1- Geleneksel Hint kadın elbisesi 2- Hindistan’ın kast sistemine dâhil edilmeyenler. “Paryalar” olarak da bilinirler. En aşağı tabaka sayılırlar ve hiçbir hakları yoktur ancak onlara “dokunulmaz.”

geden biri. Toplam 600 köyde yaşayan 1,6 milyonluk nüfusun yüzde 20’si aşağı kastlardan veya dokunulmazlardan2 oluşuyor. Banda’nın yukarı kastların hâkimiyetindeki feodal ve erkek egemen toplumunda yoksulluğun ve ayrımcılığın yükünü en çok kadınlar çekiyor. Başlık parası ve aile içi ve cinsel şiddet çok yaygın. Dolayısıyla bu yoksulluk, ayrımcılık ve erkek şovenizmi içinde böyle bir kadın çetesinin ortaya çıkması pek de şaşırtıcı değil. Çetenin kurucusu Sampat Pal Devi, bir dondurma satıcısının eşi, beş çocuk annesi ve eski bir sağlık çalışanı. “Biz kelimenin gerçek anlamında bir çete değiliz aslında. Biz bir adalet çetesiyiz,” diyor. “Yolsuzluğun kökünü kurutacağız” Sampat’ın içindeki isyan tohumları, anne babasının onu okula göndermeyi reddetmesi ile atılmış. Protesto etmek için, mahallenin duvarlarına, yollarına yazılama yapmaya, resim çizmeye başlamış. Sonunda okula gönderilmiş ama çocuk evliliklerinin yaygın olduğu bölgede, dokuz yaşına geldiğinde evlendirilmiş. 12 yaşında kocasının yanına taşınmış ve 13 yaşında ilk çocuğunu doğurmuş. Evde tencerenin kaynaması için, sağlık görevlisi olarak çalışmaya başlamış ancak işi onu tatmin etmediği için bir süre sonra

bırakmış: “Sadece kendim için değil, halk için çalışmak istiyordum. Zaten insanlarla toplantı yapmaya, bir derdi olan, mücadele etmek isteyen kadınlarla dayanışma ağları örmeye başlamıştım ve bir grup oluşmuş durumdaydı.” Ancak Gulabi çetesi, tam olarak “erkek pataklayan” bir feminist grup sayılmaz. Kocaları tarafından evden atılan 11 kadının eve geri dönmesini sağlamalarını “kadınların erkeklerle yaşaması gerekir” diye gerekçelendiriyorlar. Herkesin sempati ile baktığı gruba bazen erkekler de katılıyor ve çocuk evlilikleri, başlık parası, su kaynaklarının tükenmesi, tarım sübvansiyonları ve hükümet projelerindeki fonların nasıl cebe indirildiği konusunda heyecanlı konuşmalar yapıyorlar. Sampat,“Hindistan’daki köy toplumu kadın düşmanlığı ile dolu. Onları eğitmeyi reddediyor, çocuk yaşta evlendiriyor, para için satıyor. Köylü kadınların eğitim görmesi ve kendi ayakları üzerinde durabilecek bağımsızlığı kazanması gerekiyor,” diyor. Kadınlar, Gulabi çetesinin resmi olmayan merkezi işlevini gören pembe renkli binaya gelip, ne polisin ne de içinde yaşadıkları toplumun bir şey yaptığı korkutucu öykülerini anlatıyorlar. Bu merkezden ya kulaktan kulağa duyduklarından ya

da çetenin manşetlere çıkan zaferlerini okuyarak haberdar oluyorlar. Grubun odağında kadına yönelik şiddet ve ayrımcılık olsa da, su sorunu, elektrik kesintisi, yaygın yolsuzluk gibi sorunlarla da uğraşmaları, Gulabi çetesini bir toplumsal mücadele odağı haline getiriyor. Halk arasındaki

Adını üyelerinin Hintçede “gulabi” anlamına gelen pembe renkli elbiseler giymesinden alan Gulabi Çetesi, Hindistan’ın kuzeyinde yer alan Uttar Pradeş eyaletinde yaşayan bir grup Hintli kadından oluşuyor. Çete, eskiden kamuda bir sağlık çalışanı (ve bir çocuk gelin) olan beş çocuk annesi Sampat Pal Devi tarafından 2006 yılında yaygın aile işi şiddete ve kadınlara yönelik diğer şiddet türlerine karşı mücadele için kurulmuş. Gulabi’ler eşlerine şiddet uygulayan erkekleri ziyaret ediyorlar ve bu eylemlerine son vermezlerse onları bambu sopalarıyla dövüyorlar. 2008’de, Banda adlı bir bölgede bir elektrik kurumunu bastılar ve görevlileri rüşvet almak için kestikleri elektrikleri yeniden açmaya zorladılar. Ayrıca çocuk yaşta evliliğe ve başlık parasına karşı da mücadele veriyorlar ve kadınlara yönelik okuma yazma kursları düzenliyorlar. Hindistan medyasında olumlu bir şekilde yer alan grubun 2008 itibariyle 20 bin üyesi var ve Paris’te de bir temsilciliğe sahip. Gulabi Çetesi, 2010 yapımı bir filme [Pink Saris (Pembe Sariler1), Kim Longinotto] ve 2012 yapı-

mı bir belgesele de [Gulabi Gang (Pembe Çete), Nishtha Jain] konu olmuş. Bir başka film ise (Gulab Gang), 8 Mart 2013’te gösterime girecek. Pembe sariler giyiyorlar ve yolsuzluk yapan görevlileri ve eşlerine şiddet uygulayan erkekleri sopa ve baltalarla kovalıyorlar. Hindistan’ın kuzeyindeki Uttar Pradeş eyaletinin Banda bölgesindeki yüzlerce kadın, kendilerini gururla “gulabi çetesi” (pembe çete) olarak adlandırıyor ve yanlış yapanların kalbine korku salıp işini yapmayan memurlarınsa haset bakışlarına maruz kalıyorlar. Banda’nın pembe giyen kadınları, siyasi partilerden ve sivil toplum örgütlerinden yakın zamana kadar uzak durdular, çünkü kurucuları Sampat Pal Devi’nin sözleriyle, “onlar ne zaman destek verseler hep bir karşılık bekliyorlar.” En yoksul olanlar “Buralarda kimse bize yardım etmiyor. Devlet görevlileri ve polis yolsuzluğa batmış durumda ve yoksullara karşılar. Bu yüzden bazen adaleti kendi ellerimizle sağlamak zorunda kalıyoruz. Bazen de yanlış yapanları teşhir edi-

yoruz,” diyor Sampat Pal Devi. Banda, Hindistan’ın nüfus yoğunluğu en yüksek eyaletlerinden birinin en yoksul bölgesi olan Bundelkhand’da, kendi haline terk edilmiş bir yer. Hindistan’daki en yoksul 200 böl-

24

Kasım 2012 | Kadınların Kurtuluşu

Kadınların Kurtuluşu | Kasım 2012

25

Kadınların evle, “yuvayla” özdeşleştiriliş biçimleri, onların hem ev içinde hem de toplumsal yaşamda hangi rolü üstleneceklerini belirlemiştir. Ev, kadınların edilgen ve korunmaya muhtaç bulunmaları öne sürülerek, aslında erkeğe bağımlılıklarının kontrol altında tutulabilmesi için onların mekânı olarak tanımlanmıştır. Kadınların doğaları gereği, içlerinden gelen bir sevgiyle, huzurlu kalabilmek için evde bulunmak istedikleri savunulur. Evcimendir kadın, kocasını sever, ona hizmet etmek bir görev değil sevginin ifadesidir bu algıya göre. Çocuklara bakmak bir kadının işidir aynı sebepten, o iş de evde yapılmaktadır. Erkekse etkin bir figür olarak sokağa, toplumsal hayata aittir. Güleren Eren
Özellikle son yıllarda iktidar partisinin yürüttüğü kentsel politikalar, hem genel anlamda hem de toplumsal cinsiyet açısından kent ve mekân üzerine daha çok düşünmemize sebep oldu. Direnişlerde ön saflarda yer alan kadınların varlığı, kentsel dönüşümün kadınlar için ne sonuçlar doğuracağı gibi tartışmalar bu mevzunun toplumsal cinsiyetten bağımsız ele alınamayacağını da gösterir nitelikteydi. Aslında feminist düşüncenin temel tartışmalarından biri olan “özel alan/kamusal alan” ayrımı da bu mücadele tarihinin aynı zamanda sosyal mekân ve cinsiyet rollerinin birbirini nasıl üretip beslediğiyle son derece ilgili olduğunu ortaya koyuyor. İkinci dalga feministlerinin ortaya attığı “Özel olan politiktir” sloganı, kadınla özdeşleştirilmiş olan evde (özel alanda) yaşanan sorunların aslında toplumsal yaşamdakinin (kamusal alan) bir aynası olduğunu ifade eder. Toplumsal olarak kabul görmüş ataerkilliğin, cinsiyetçiliğin kamusal alanda genelgeçer olarak fazlaca sorgulanmadığını; bunların özel alanda özellikle kadınlara yönelik şiddet, cinsiyetçi işbölümü gibi olgular üzerinden görünür kılınabildiğini söyleyebiliriz. Bu açıdan feminist mücadele tarihinde düşünsel olduğu kadar mekânsal tahliller de belirleyicidir. Kadınların evle, “yuvayla” özdeşleştiriliş biçimleri, onların hem ev içinde hem de toplumsal yaşamda hangi rolü üstleneceklerini belirlemiştir. Ev, kadınların edilgen ve korunmaya muhtaç bulunmaları öne sürülerek, aslında erkeğe bağımlılıklarının kontrol altında tutulabilmesi için onların mekânı olarak tanımlanmıştır. Kadınların doğaları gereği, içlerinden gelen bir sevgiyle, huzurlu kalabilmek için evde bulunmak istedikleri savunulur. Evcimendir kadın, kocasını sever, ona hizmet etmek bir görev değil sevginin ifadesidir bu algıya göre. Çocuklara bakmak bir kadının işidir aynı sebepten, o iş de evde yapılmaktadır. Erkekse etkin bir figür olarak sokağa, toplumsal hayata aittir. Bu fikri sağlamlaştırmak için tarih boyunca ev dışındaki hayata dâhil olmak isteyen kadınlar ötekileştirilmiş, iffetsiz, düşmüş kadınlar olarak betimlenmiştir. Evin dışında ‘makbul’ kadınların gideceği yerler de belirlidir. Buna Avrupa tarihinden örnek vermek gerekirse, izlenimci ressamların eserlerinde “iffetli” burjuva kadınların parklarda kocaları, çocukları ya da diğer kadınların yanında resmedildiğini, ev içinde çay içerken “huzurlu” göründüklerini; öte yandan kafelerde çalışan ya da vakit geçiren kadınların mutsuz ve düşkün gösterildiğini söylemek mümkün. Bugün nereye baksak, hangi söze kulak versek bu algının çeşitli biçimleriyle Türkiye’de de yerleşik olduğunu söylemek mümkün. Evlilik yüceltiliyor, özellikle son yıllarda aile, evlilik kurumu ve bolca çocuk sahibi olmak AKP’nin yürüttüğü muhafazakâr politikalarda sıklıkla yüceltiliyor. Bu aynı zamanda kadınların söz konusu özel alana hapsedilmesinin iktidar tarafından ne kadar önemsendiğinin göstergesi. Çünkü kadınlar kamusal alana çıktıkları oranda özel alanda yaşadıkları sorunların kaynaklarını da fark edecekler. Öte yandan kapitalizmin ve erkek egemenliğinin birbirini besleyen yapısının bu şekilde sağlamlığını korunması isteniyor. Bu yüzden evden kopuş, feminist pek çok düşünürce desteklenmiştir. Evin dar alanına hapsedilen, yaşamlarını temel olarak orada şekillendirmeyi kabullenmesi istenen kadınların, sokağı tamamen erkekliğin sorgulanmaz alanı olmaktan çıkarmasının yegâne yolunun bu olduğu söylenegelir. Sokaklar, meydanlar, caddeler istatistikî olarak da, sistematik olarak da erkeklerindir. Bu yüzden sokaklarda örneğin kadınları taciz etmek sıradanlaşmıştır. Onlara ait olan alanda erkekler, bu konuda çekinmezler. Sokakta başını eğmesi, çekinmesi ve başına gelebilecek her şeyi kabullenmesi gerekenler kadınlardır. Bu durumun yarattığı ürkeklik de kadınları eve kapatmaktadır. Ancak işte özel olanın politikliği burada da karşımıza çıkar. Kadınların evi kendilerine ait zannetmeleri sağlanmıştır. Evi onlar çekip çevirir, evle ilgili pek çok kararı kadınlar verir; ancak sokaktaki erkek egemenlik aslında bu yanılsamanın altında evde de pek çok şekliyle devam etmektedir. En ağır şiddet, cinsel taciz, tecavüz bu sözde korunaklı yuvalarda yaşanır. Öte yandan bundan çok daha hafif yaşanan eril tahakküm genelde kadınlar tarafından algılanmaz, karşı konulma ihtiyacı duyulmayan olağan bir durum olarak sürdürülür. Feministlerin pek çoğunun evden kopuşu savunmasına rağmen bununla ilgili aksi görüşler olduğunu da burada eklemek gerek. Başka bir bakış açısına göre de özel ve kamusal alanın tam da bu iç içeliği yüzünden, kadınların evleri terk etmesi gerekmez. Kadınların sahip oldukları yaşam alanını dönüştürebilmesinin, kamusal alandaki dönüşümün daha köklü olabileceği de söylenir. Bu iki görüşün ak ve kara olmadığını da söylemek mümkün. Kimi kadının evden kopmadan yaşamını

‘MEKÂN’IN PATRİYARKALLIĞI
yet rollerine uygun bir şekilde daha güzel görünmek, evlerine daha güzel eşyalar almak için bu alışveriş mabetlerine yönlendiriliyorlar. Kadınların evin dışına çıkma arzusuna ket vurulmasa da evin dışında geçirecekleri zamanda da kapitalizmi ve erkek egemenliğini besleyen mekânlarda bulunmaları sağlanıyor. Örneğin İstiklal Caddesi, kentin her yanından gelen insanlar için bir cazibe merkezi. Son yıllarda başlayan değişimle, bu caddede alışverişe ve herkese yönelik mekânlardan ziyade lüks tüketime doğru bir kayma yaşandı. Caddeye Demirören AVM adı altındaki kazuletin dikilivermesine, Emek Sineması’nın ve daha pek çok tarihi mekânın, kültürel değer ve kaynak olmaktan çıkıp tamamen tüketim araçlarına yönelmesine izleyici kalıyoruz. Gezi parkının yerine yapılması planlanan Topçu Kışlası da böyle olacak. Bu merkezî kentsel mekândaki dönüşüm kadınlar için belirleyici. Çünkü yapılan çeşitli araştırmalardan öğrendiğimiz şey, pek çok kadının bu caddede görece de olsa bir özgürlük içinde olduğu. Evden çıkabilen, bu özgürlüğü çeşitli oranlarda hisseden kadınları da çarkın dışına çıkarmamak için bu yöntemin kullanıldığını söylemek mümkün. Alışveriş merkezleri aynı zamanda kadınların ucuz işgücü olarak kullanıldığı mekânlar. Böylece tüketerek rollerini sürdüren kadınlarla, aynı zamanda emek gücüne dâhil olan kadınlar aynı çember içinde buluşturuluyorlar. Bunu elbette yalnızca alışveriş merkezleri değil hizmet sektörünün pek çok alanına dair mekânlar için de söyleyebiliriz. Ancak alışveriş merkezleri bu durumun çok daha net okunabildiği, ayrıca artık kentlerdeki varlıklarının yaşamımızı biçimlendirdiği yerler. Tüm bunlar bize feminist mücadelenin aynı zamanda mekân ve toplumsal cinsiyet rollerinin birbirini besleyişine karşı da bir mücadele olduğunu gösteriyor. Bu açıdan evi, sokağı, kenti ve erkek egemen politikaların kentsel kararlarını ele alırken bu çerçeveyi es geçmeden hareket etmemiz gerekiyor.
Gender Space Architecture: An Interdisciplinary Introduction - Jane Rendell, Barbara Penner, Iain Borden Cities and Gender (Routledge Critical Introductions to Urbanism and the City) Helen Jarvis Cinsiyet ve Mimarlık - TMMOB Mimarlar Odası Ankara Şubesi – Nisan 2010

CİNSİYETÇİLİK ve DİL (2)
Kullandığımız dil bizim her şeyimizi ele verir. Düşüncelerimizi, duygularımızı, siyasi görüşümüzü, cinsel kimliğimizi, yaşama bakışımızı, kısacası kendimizi. Sözcükler bizim için önemlidir. Hele de o sözcüklerle neyi ifade etmek istiyorsak o daha da önemlidir. Dil yalnızca insanlarla iletişim kuran bir araç değildir. Dil aynı zamanda toplumsal güç dağılımının üretilmesinde, sürdürülmesinde ve yeniden şekillenmesinde de en etkili araçlardan birisidir. İnsanların toplumdaki yerlerini belirlediği gibi aynı zamanda o yerin yaratılmasında da rol oynar. Anlam dil aracılığıyla iletilirken aynı zamanda toplumun ideolojisini de açığa çıkarır. Yani hangi sınıfın iktidarı varsa, dil o sınıfın ideolojik hedeflerini, fikirlerini aktarır. Egemen sınıfların egemen dilleri vardır. Örneğin çocuk bakımının en iyi kadınlar tarafından yapılabileceği düşüncesi erkek egemen bir söylemin oluşturduğu bir ortaklıktır… Bu yolla kadınların asıl görevlerinin çocuk bakmak ve evde oturmak olduğu düşüncesi vurgulanır. İletişim içerisinde öylesine sıklıkla kullanılır ve yaygın hale getirilir ki kadınların kendileri tarafından da “doğal” görülür ve haklı bulunur. Böylece ortak duyu çocuk bakımının hem anne hem de baba tarafından yapılabileceği biçimindeki olası anlam da engellenmiş olur. Dil, kültürün bir parçasıdır. Davranışlarımız dil ile ayrılmaz bir bütündür. Verili bir kültürü anlamayı ve nüfuz etmeyi amaçlayan herkes, o kültürün diline hâkim olmak zorundadır, ancak dil aracılığıyla kültürü yaşamak ve ona dâhil olmak mümkündür çünkü. Bütün yazılı metinler, içerikleri kadar biçimsel özellikleri de dilin cinsiyet ayrımcılığını nasıl pekiştirdiğini örnekler. Seçilen adlar, sıfatlar, etken ya da edilgenlik biçimlerinin tercihi kadının toplum içindeki konumunun “doğal ve verili” görünmesini sağlayabilir. Toplumbilimciler gelişmiş sanayi toplumlarındaki medyanın egemen grupların çıkarları doğrultusunda hareket eden ideolojik araçlar olduğunu belirtir. Toplumları biçimlendirme ve etkileme gücü açısından yaygın biçimde kullanılan kadınlık kalıp yargıları var olan tutumları pekiştirir. Toplumsal cinsiyet ayrımı sürecinde, medya da önemli bir konumda yer almakta ve medyanın hegemonik bir araç olduğu kabul edilmektedir. Medya (gazeteler, dergiler, televizyon, radyo vb.) yer verdiği kültürel içeriklerle toplumsal hegemonyayı yeniden üretir. Özellikle medya içeriklerinin, toplumsal cinsiyet ayrımını ortaya koyan ve pekiştiren yanı olduğu anlaşılmaktadır. Hâkim ideolojilerin kendi dillerinde kültürü yansıtmak için sözcüleri

Nurşen Yıldırım

ilişkileri açısından tartışılmaktadır. Bunun etkisi, kadınları ebedi bağımlılar olarak sergilemek şeklinde ortaya çıkmaktadır ve kadınlar nadiren bireyler olarak haberlere konu olabilmektedir. Birey olarak konu olmaları da cinsellikle ilgili bir durum söz konusuysa gerçekleşmektedir. Dil, kültürün bir parçasıdır. Çoğu insan davranışı dil ile ayrılmaz bir bütündür. Verili bir kültürü anlamayı ve nüfuz etmeyi amaçlayan herkes, o kültürün diline hâkim olmak zorundadır, ancak dil aracılığıyla kültürü yaşamak ve ona dâhil olmak mümkündür. Egemen dil, hâkim bir formül üretmek için böler ve cinsiyet, sınıf, ırk gibi parametreler üzerinden tahakküm kurarken dil ile bunu destekler. Örneğin, cinsiyet bunlardan biridir. Egemen ideolojinin kurduğu cinsiyet modelleri günlük hayatta; örneğin erkekleri rasyonellik, güçlülük, sertlik, başarı, netlik vb. özelliklerle tanımlarken, kadınları duygusallık, zayıflık, yumuşaklık, muğlâklık, kararsızlık, vb. özellikleri ile tanımlar ve kategorileştirir. Toplumsal cinsiyet, cinslerin farklılıklarının, toplum içerisinde yerleşmesi ve kalıplaşmış roller yaratmasıdır. Toplumsal cinsiyette ön plana çıkan ve güç unsuru üzerinden gelişen ataerkilliğin, dile yansıması kaçınılmaz oluyor. Dilin içindeki “egemen ideoloji”nin cinsiyetçi kullanımı, sadece dilbilgisi kurallarında değil, aynı zamanda kelimelerde, deyimlerde, atasözlerinde farklı biçimlerde ortaya çıkmıştır. Kadınla ilgili olan her şeyin ‘pasif’, ‘edilgen’, erkekle ilgili her şeyin ‘aktif’ ve ‘hâkim’ olarak izah edildiği tahakküm ve biat kültürünün yerleşikliğine giden küçük ama çok etkili halkaları örer bu cinsiyetçi dil. Neredeyse evrensel bir olgudur, o yüzden de topyekûn mücadele etmek gerekir. (Devam edecek)
.Güden, M.Pınar(2006), “Dilde Cinsiyet Ayrımcılığı: Türkçe’nin İçerdiği Eril ve Dişil İfadeler Bakımından İncelenmesi”, İ.Ü.SBE. Kadın Çalışmaları Anabilim Dalı, Yüksek Lisans Tezi, İstanbul .Şimşek, Burcu(2006), “Kadınlararası Konuşma Sürecinde Toplumsal Cinsiyetin Dil Üzerinden Sergilenmesi”, AÜ.SBE. Kadın Çalışmaları Anabilim Dalı, Yüksek Lisans Tezi, Ankara

değiştirmesine imkân olmayabilir, kimininse özel alanda yakın çevresinde yaratabileceği değişim toplumsal açıdan kadınlar için ufak ama ciddi adımlardan olabilir. Peki, kentsel bağlamda, kamusal olarak kadınlar bu mekânlarda nasıl var oluyorlar? Daha doğrusu, nasıl var olmaları isteniyor? Güncel yapılaşma politikalarına göz atarsak, kentsel dönüşüm ve devasa inşaatların çerçevesi bize bu konuda fikir verebilir. Kadınların evin sınırlarını daha çok aşabildiği yoksul ve/veya geleneksel mahalleler birer birer yok ediliyor. Bu yüzden mahalle direnişlerinde kadınları daha ön saflarda görüyoruz. Özel ve kamusal alan, komşuluk ilişkilerinin yoğun yaşandığı bölgelerde daha iç içe geçmiş durumda ve kadınlar sadece evlerini değil ev dışındaki özgürlük alanlarını da kaybettiklerini hissediyorlar. Nitekim pek çok kentsel dönüşüm bölgesinden şehrin dışında kalan TOKİ konutlarına göçe zorlanan kadınlar, diğer sorunlara ek olarak daha çok eve hapsoluyorlar. Hem mahalleyi, yani ev dışındaki görece özgürlüğünü kaybediyor hem de kent merkezinden iyice koparılarak, ev dışında çalışması da zorlaştırılarak tam anlamıyla izole edilmiş oluyorlar. Yoksul kadınlar böyle bir izolasyona maruz kalırken, kentsel politikalar her kesimden kadının kamusal mekânda nasıl yer alacağına dair belirleyici rol oynamakta. Alışveriş merkezleri bu açıdan üzerinde durulması gereken bir konu. Ev dışı aktivitenin adresi olarak tarif edilen ve kentlerin her bir köşesinde pıtrak gibi açılan alışveriş merkezleri kadınların kamusal alanda da tüketerek var olmasını amaçlıyor. Kadınlar toplumsal cinsi-

vardır. Bunu yaymak için de en çok basın-yayın organlarını kullanırlar. Örneğin Türkiye’de Sabah gazetesi ve burada yazan erkek yazarlar bunlardan en görünenleri. Erkek egemen kültürün, toplumsal cinsiyet rollerini en iyi yaymaya hazır ve en iyi yayabilen medya organında, cesaretlerini erkeklerden, yargıdan, hukuktan, devletten alarak, pervasızca kadınlara saldırarak iktidarlarını pekiştiriyorlar ve erkek egemen ideolojiyi de aşılıyorlar. Ne düşünüyor ve hissediyorsak onu yansıtıyoruz. Yalnızca gündelik dilde değil; medyadan reklamlara, sinemadan ders kitaplarına cinsiyetçiliğin örtük ya da açık biçimlerde yeniden üretiminin aracıdır dil aynı zamanda. Hele elimizde medya gibi bir araç da varsa. Kadınların medyada kullanılan imgeleri basmakalıptır. Bu imgeler kadınların bağımlılığını ve ikincil konumlarını pekiştiren bir ideolojiye hizmet eder ve kadınların eve ve aileye ilişkin rollerini pekiştirir, vurgular. Kadınlar ya bir ailenin içinde gösterilmekte ya da bir erkekle

26

Kasım 2012 | Kadınların Kurtuluşu

Kadınların Kurtuluşu | Kasım 2012

27

“Taciz ya da rahatsız etme, insanların kendilerini ayrı tutma ve ayrıcalıklarını koruma için kurulu bir işleyişin olmadığı zaman başvurdukları bir yoldur.” Bodsky (Taciz Edilmiş Çalışan)
Mobbing (Vikipedi): Bir grup insanın bir kimseye veya başka bir gruba sosyal kabadayılık yapması. Latince kökenli sözcük; psikolojik şiddet, baskı, kuşatma, taciz, rahatsız etme veya sıkıntı verme anlamlarına gelir. Özellikle hiyerarşik yapılanmış gruplarda ve kontrolün zayıf olduğu örgütlerde, gücü elinde bulunduran kişinin ya da grubun, diğerlerine psikolojik yollardan, uzun süreli sistematik baskı uygulamasıdır. Bezdiri (TDK): İşyerlerinde, okullarda vb. topluluklar içinde belirli bir kişiyi hedef alıp, çalışmalarını sistemli bir biçimde engelleyip huzursuz olmasına yol açarak yıldırma, dışlama, gözden düşürme. Bu süreçte hedef seçilen kişi mağdur; yıldırıcı davranışı gerçekleştiren kişi ise saldırgan olarak adlandırılır. Yıldırma dolayısıyla büyük zarar görmüş kimselere ise kurban denir. Türkiye’de son 10 yılda duymaya başladığımız mobbing kavramı ilk kez 1960’lı yıllarda hayvan davranışlarını inceleyen Lorenz tarafından kullanılmıştır. Daha sonra İsveçli doktor Heinemann, bir grup çocuğun, tek bir çocuğa karşı yıkıcı hareketlerini açıklamak için kullanmıştır. İşyerinde yıldırma, taciz anlamında ise 1984’te İsveç’te Heinz Leymann tarafından hazırlanan “İş Hayatında Güvenlik ve Sağlık” konulu raporda ortaya atılmıştır. Mobb i n g olgusu başlı başına bir sosyal dışlama sayılabilir. Dışlanmaya maruz kalan kişiler, duygusal zekâsı yüksek, işinde başarılı olan çalışanlar olabileceği gibi, sadece dış görünüşü, etnik kimliği ya da inançları yüzünden, mesai arkadaşları veya işveren tarafından mobbinge maruz bırakılabilmektedir. Dünyada yaşanan ekonomik krizle mobbing arasında sıkı bir bağlantı kurmak mümkündür. Kitlesel halde işten çıkarmaların yaşandığı dönemlerde işverenler kıdem ve ihbar tazminatının maddi yükünden kurtulmak için çalışanları canlarından bezdirip istifaya zorlamaktadır ve burada ekonomik kökenli mobbing karşımıza çıkmaktadır. Ekonomik kriz nedeniyle işten çıkarmalar ve bu bağlamda bireyin işini yitirme korku ve endişeleri, çalışanların mobbingi katlanılması gereken bir süreç olarak görmelerine ve böylece mobbingin etkilerinin daha da ağırlaşmasına neden olmaktadır. Organizasyon bozukluğunun daha fazla olduğu işyerlerinde, disiplin getirmek, verimliliği artırmak, refleksleri koşullandırma (askeri disiplin) öne sürülerek yapılmakta ve meşrulaştırılmaktadır. Günümüz ekonomik şartlarında pek çok çalışan, mobbing gibi süreçleri yaşamakta, dışlanmaya maruz kalarak bir çeşit ötekileştirmenin kurbanı olmaktadır. Bundan daha da vahim olanı ise ekonomik kriz ortamında, çalışanların yaşadıkları sıkıntıları, çeşitli sebeplerden dolayı tolere edip içselleştirmesidir. Bu noktadan sonra çalışan kendisini mobbinge katlanmaya mahkûm hissetmeye başlamaktadır. Mobbing, işin akışına ya da bir davranışa ilişkin bir anlaşmazlıkla başlar. Daha sonra zorbanın saldırgan eylemleriyle devam eder, saldırganlığa zorbanın dışında, yönetim veya iş arkadaşları da katılabilir. Bir sonraki aşamada kurban, sorunun kaynağı, problemli ya da akıl hastası olarak damgalanır. Süreç, işe son verilmesi ya da kişinin ayrılması ile sonuçlanır. Bu sonuç, çoğunlukla mobbingin bitmesi anlamına gelmez, çünkü benzer bir işkolunda çalışmak zorunda olan kişi kötü huylu, asi ya da işten anlamaz olarak damgalanır. “Psikolojik bir oyun” olarak tanımlanan mobbing; kişinin “şahsını” hedef alan, kimliğini ve öz güvenini zayıflatan, kişiyi kendi yetersizliğine/değersizliğine “inandırarak” kendi inisiyatifiyle “etkisiz hale gelmesini”, “çekilmesini”, “pes etmesini” sağlamayı hedefleyen bir süreç olarak tanımlanıyor. Mobbing mağdurları tarafından yaşanan süreç “alan çalınması”, “kapana kısılma”, “kolunun kanadının kırılması”, “hapis”, “cendere”, “cehennem”, “duygusal saldırı” gibi metaforlarla anlatılırken; mağdurların ortak hissi genellikle “acizlik”, “çaresizlik”, “sıkışmışlık”,“haksızlık”, “ezi-

MOBBİNG İSTEMİYORUZ

YAŞADIĞIMIZ HİÇBİR ALANDA

yet”, “değersizlik” ve “yetersizlik” gibi duygular olmaktadır. Yukarıdaki tanımlar en genel anlamıyla kadınların hepsini kapsıyor. Çünkü neredeyse bütün kadınlar evde, işte hatta sokakta bu tür bir şiddetle karşılaşıyorlar! Kadınların her yerde karşılaştıkları şiddet çeşitlerinden biri olan psikolojik şiddet, işyerinde mobbing olarak karşımıza çıkıyor. ABD’li psikolog M. Harrison’ın yaptığı araştırmaya göre de kadın çalışanların yüzde 42’si, erkek çalışanların ise yüzde 25’i son iki yılda işyerinde mobbinge maruz kaldıklarını belirtmişler. Yani kadınlar daha fazla mobbinge maruz kalıyorlar. Çünkü işverenlerin ve üst düzey yöneticilerin çok büyük bir oranı erkek olduğu (2) için işyerinde özellikle yükselmesi engellenerek “cam tavan”a çarpan ve yönetici olamamaktaki engellerinden birini de “mobbinge yenilme” olarak açıklayanlar (3) kadınlardır. Tabi bu arada mobbing sayılmasa da işyerinde ayrımcılıkla, cinsel taciz ve tehditle en fazla karşılaşanlar da yine kadınlar oluyor. Araştırmacıların belirttiği gibi “gücü seven, iktidardan beslenen, aşırı kontrolcü, benmerkezci, farklılıklara tahammüllü olamayan, antidemokrat…” kişiler mobbing uyguluyorlar ve “Mobbing uygulayan kişi genellikle kendi otoritesine ve kendi kontrol alanına tehdit olarak gördüğü durumlarda mobbinge” başvuruyor. Kadınlar için çok tanıdık olan bu yaklaşımlarla mücadele etmek aynı zamanda iktidarla da mücadele etmek anlamına gelmektedir.

Bugüne kadar çoğunlukla çalışma yaşamında görülse de iktidar ilişkilerinin olduğu her yerde mobbingle karşılaşılabilir. Mobbinge uğramış kişilerin yaşadıklarına bakarsak bunu daha net görebiliriz:
• Kendini gösterme olanaklarına yönelik kısıtlamalar: Sözünüz sürekli kesilir. Yüzünüze bağırılır ve yüksek sesle azarlanırsınız. Yaptığınız iş sürekli eleştirilir. Özel yaşamınız sürekli eleştirilir. Telefonla rahatsız edilirsiniz. Sözlü tehditler alırsınız. Yazılı tehditler gönderilir. • Sosyal ilişkilere saldırılar: Çevrenizdeki insanlar sizinle konuşmazlar. Kimseyle konuşamazsınız, başkalarıyla konuşmanız engellenir. Size diğerlerinden ayrılmış bir oda, yer verilir. (Meslektaşlarınızın) sizinle konuşması yasaklanır. Sanki orada değilmişsiniz gibi davranılır. • Kişinin itibarına saldırılar: İnsanlar arkanızdan kötü konuşur. Asılsız söylentiler ortada dolaşır. Akıl hastasıymışsınız gibi davranılır. Bir özrünüzle alay edilir. Sizi gülünç duruma düşürmek için yürüyüş, ses ve jestleriniz taklit edilir. Dini ve siyasi görüşünüzle alay edilir. Özel yaşamınızla alay edilir. Milliyetinizle alay edilir. Özgüveninizi olumsuz etkileyen bir iş yapmaya zorlanırsınız. Çabalarınız yanlış ve küçültücü şekilde yargılanır. Kararlarınız sürekli sorgulanır. Alçaltıcı isimlerle anılırsınız. • Kişinin yaşam kalitesi ve mesleki durumuna saldırılar: Sizin için hiçbir özel görev yoktur. Size verilen işler geri alınır, kendinize yeni bir iş bile yaratamazsınız. Sürdürmeniz için size anlamsız işler verilir. Sahip olduğunuzdan daha az yetenek gerektiren işler size verilir. İşiniz sürekli değiştirilir. Özgüveninizi etkileyecek işler verilir. İtibarınızı düşürecek şekilde, niteliklerinizin dışındaki işler size verilir. Size mali yük getirecek genel zararlara sebep olunur. Evinize ya da işyerinize zarar verilir. • Kişinin sağlığına dokunan saldırılar: Fiziksel olarak ağır işler yapmaya zorlanırsınız. Fiziksel şiddet tehditleri yapılır. Gözünüzü korkutmak için hafif şiddet uygulanır. Fiziksel zarar verilir.

Diğer yandan 19 Mart 2011’de yayınlanan “İşyerlerinde Psikolojik Tacizin (Mobbing) Önlenmesi Hakkındaki Başbakanlık Genelgesi”, mobbingi gerek kamuda gerekse özel sektörde bir derece de olsa görünür kılmıştır. Fakat yaşadığımız diğer alanlarda da mobbingle karşılaşmamak için hem yasal-resmi, hem de farkındalık yaratacak yaptırımlarda bulunmak için çaba sarf etmeli ve uygulamaya geçirmeliyiz. SDP 5. Kadın Konferansı’nda da pek çok kadın, bulunduğu organlarda erkekler tarafından cinsiyetçi yaklaşımlara ve ayrımcılığa maruz kaldığını ifade etmiş, bu davranışların kendisini kuşatılmış, başarısız, yetersiz hissettirdiğini ve bu nedenle politikada özne haline gelemediğini düşündüğünü ifade etmiştir. Bizler, bu sorunun literatürde “mobbing” olarak geçen bir tür taciz olduğunu, kadınları özelde ilgilendirmekle birlikte onlarla sınırlı olmadığını ve partide sosyalist demokratik ilişkilerin tesis edilmesi açısından bu konuda önlem alınması gerektiği tespitini yaptık: “Parti içinde mobbing kabul edilemez. Başta kadınlar olmak üzere üyeye yönelik baskı ve şiddet, kişinin etrafını kuşatmak ve sürekli olarak kendini yetersiz hissettirmek suretiyle kişi üzerinde sistematik bir baskı uygulayarak onu politikadan düşürmek mobbing olarak tanımlanır ve disiplin yaptırımı uygulanması karar altına alınmıştır.”
(1) ERA Research & Consultancy ve Futurebright Araştırma, Nisan 2012 (2) 2011 yılında kamuda %16 kadın yönetici bulunuyor, www.dpb.gov.tr,2011; özel sektörde 2011’de %25, 2012’de %31 kadın yönetici bulunuyor; Dünya Gazetesi, 7 Mart 2012 (3) Kaya, Mustafa,mobbing, www.dpb.gov.tr (4) Negiz Nilüfer, Yemen Aysun; Kamu Örgütlerinde Kadın Yöneticiler: Yönetici ve Çalışan Açısından Yönetimde Kadın Sorunsalı, Sosyal Bilimler Dergisi Aralık 2011, Sayı:2, s.7

28

Kasım 2012 | Kadınların Kurtuluşu

Kadınların Kurtuluşu | Kasım 2012

ŞİMDİ BİR SABAH KALKTIN...
Hazal Çağlan
edildiklerini söyledi… Kısa etek giydiği için sokak ortasında bir öğrencinin bacağına kezzap atıldı… Kendini reddeden kadını tecavüz edip öldürdü… Sıradaki haber… Sıradaki haber henüz biz değilsek şanslıyız. Şans çünkü bu gece dışarı çıktığımızda korkusuzca dolaşabileceğimizin garantisini verecek hiçbir şey yok… Şimdi bir sabah kalktın, gözün kırmızı etekte, ama yok siyah pantolon daha iyi olacak. “Geç kalma!” dilekleriyle yollandın. Mutluysan bile pek kahkaha atmadın, davetkâr gözükmek olmazdı. Neyse ki toplantı da “Söylesem mi, konuşmasam mı?” derken geçti. Metroda karşındaki adamın dikizlemelerine ne kadar keyfin kaçsa da tepki veremedin. Evde belki bininci kez aynı süpürgeyi eline aldın. İşten çıkarılma korkusuyla iki kat işi yarı fiyatına yaptın. Makyaj neyineymiş diye kavga ettin yine okul müdürüyle. Derken akşam oldu, eve doğru gittin bildiğin yollardan, bir grup erkek bağırdı arkandan, öfkelendin; dönüp hesabını sormak istedin, ama “hanımlığını” bozmak ayıptı. Hâlbuki gayet de usturuplu giyinmiştin, daha ne olacaktı? Sokağa mı çıkmayacaktın, işe mi gitmeyecektin? Bir kuytuda gizlenip mi yaşayacaktın? Bu senaryolar, böyle klasik günler hiçbir kadına uzak ve şaşırtıcı değil ne yazık ki. Dünya nüfusunun yarısını oluşturduğumuz düşünüldüğünde tüm kadınları kuytularda, kulelerde yaşatmak pek de kolay olmayacak. Kadınlar için her alanda geriye tek yol kalıyor; yüzleşmek. Elinden alınmış hayatlarının peşine düşmek. Şüphesiz ki hesap vermeksizin çıktığımız bir ev, kendi kazandığımız para şu gün tek başımıza bizi özgür yapamayacak. Gece sokağa çıktığımızda tecavüze uğramayacağımın garantisi olmadıkça hiçbir kadın özgür olamayacak. Geceler ve sokakları almak için bizlere yalnız bir evin değil istediğimiz o özgür dünyanın anahtarı gerekli. Birlikte ve sağlam adımlarla uzanılacak olan dünyanın. Kadınların üzerine kilitlenen kapıları açacak anahtarın tek bir adı var, mücadele. Şimdi asıl soruysa, bu anahtar nasıl her gün daha çok elle, daha da sağlam ve güçlü taşınacak? Bir elimiz sokakta pankart tutarken öbür elimiz, evde çocuklarına bakan kadına; sokak ortasında dayak yiyen bir transa uzanacak. Yani bu mücadele, bu anahtar her kapı altından, her sokak köşesinden, her elden her kadına ulaştırıldıkça yayılacak. Her yerde kadınlar kendilerine sunulanları reddettiklerinde bir alternatifleri daha olduğunu bilmeli. İşte bu alternatifi inşa etmek, bu yolda belki de en büyük görev. Her kadın evin kapısını çarptığında gideceği kadın dayanışma merkezlerinde, mücadele edebileceği sokaklarda, dayanışmayla kurabileceği yeni bir hayatta yerinin ve dostlarının olduğunu bilmeli. Kısacası artık kadınlara ellerindeki süpürgenin uçabileceğini anlatma zamanı. Elimizi uzatmamız gereken kadınlar tabii ki sadece henüz uzanamadıklarımızla sınırlı değil. Kadınlar her yerde, işyerimizde, okulumuzda, evimizde, mücadelemizde. Eğer ki yeni bir hayat yaratmaktan bahsediyorsak, öncelikle bu şeyi fazlasıyla içselleştirmiş olmak gerekiyor. Kadın kadının kurdudur denerek büyütülen bizlerin, kadının asıl dostunun kadın olduğunu tüm hareketlerimizde, davranışlarımızda ve hayatımızın tümünde anlatabilmemiz gerekiyor. Yarın olması için çabaladığımız toplumun ipuçları bugün bizlerden görülebilmeli. Girişeceğimiz kolektif bir yaşam, paylaşacağımız daha çok ortak alan ve her elden dokuyacağımız faaliyetler bize neden ve nasıl birbirimize daha sıkı sarılarak yürümemiz gerektiğini yüzlerce yazıdan daha iyi anlatacaktır. Ulaşmak istediklerimizi düşündüğümüzde, birbirini tanıyan ve inanan birkaç insanın, bunlardan yoksun birçok insandan daha ileri ve sağlam adımlarla ilerleyeceği kuşkusuz. Aynı şeye karşı mücadele ettiğimiz kadınlarla nasıl daha sağlam, nasıl daha ileriye ilerlenir? Bu soruları tekrar etmekte yarar ve gelişim var. Tüm bunların yanında, kadınlara elimizi uzatıp hep birlikte erkek egemenliğe karşı sesimizi yükselttiğimiz kadar, taleplerimizi de sistemli ve açık olarak alanlara taşımak gerekiyor. Evet, bir şeylere karşıyız, bir şeyleri istemiyoruz ama istediğimiz nedir? Nasıl bir alternatif sunacağız? Hedeflerimizin, hayali isteklerden ve kadınların yalnız televizyondan izlediği birkaç slogandan ibaret görünmemesi için, ayağı yere basan, kadınlara her alanda değebilecek eylemlerimizi, sözlerimizi daha da büyütmek gerekli. Dayanışmamız kadınların istemediği fakat başka bir cevap bulamadığı sorunlara çözüm olmalı. Bu konuda her kadına ayrı ayrı görev düşüyor. Her gün dayanışmamızı, inancımızı ve bilincimizi biledikçe, istediğimiz ne hayal ne de ulaşılmaz. Çalınan hayatlarımızı, sokaklarımızı ve gecelerimizi, hakkımız olanı istiyoruz. Yani yeni cümlelerimiz şöyle başlamalı: Şimdi bir sabah kalktın ve kırmızı eteği giydin…

29

AVRUPA KAZANILMIŞ HAKLAR KONUSUNDA GERİYE GİDİYOR

Sayın seyirciler bugün bir kadın daha eski kocası tarafından öldürüldü… Başbakan kürtaj yasaklansın, en az 3 çocuk dedi… Gözaltına alınan kadınlar polis tarafından taciz

Avrupa’da krizin kadınlar ve kadın hakları üzerindeki etkisi yıkıcı. Araştırmalar tutarlı bir şekilde gösteriyor ki, kamu harcamalarında yapılan kesintilerden en fazla kadınlar etkileniyor. Rekor sayıda kadın işinden oluyor, sosyal hizmetlerdeki kesintiler, bu yüklerin kadınların sırtına bindirilmesi demek. Ortaya çıkan açığı kadınların kapatması bekleniyor. Avrupa, çalışan kadın sayısının azaldığı, yoksul kadın sayısının arttığı, kadınlarla erkekler arasındaki gelir uçurumunun genişlediği, kadınların ekonomik özgürlüğünün zayıfladığı ve sosyal güvence ve korunma konusunda temel haklarının tehdit altında olduğu bir gelecekle yüz yüze. Nihai olarak Avrupa’da cinsiyet eşitliğinde geriye gidiliyor.

KEMER SIKMA ÇÖZÜM DEĞİL, BAŞKA BİR DÜNYA MÜMKÜN!
kaybeden olacak. Kamu harcamalarının kesilmesi, doğrudan doğruya ücretlerin ve istihdamın azalmasına sebep oluyor. Aslında burada kaçınılmaz bir zorunluluğun katlanılması gereken yan etkileri olarak gösterilen sonuçlar, sermayenin asıl hedefi. “Kamu harcamalarının azaltılması gerekliliği”, sadece “Krizi aşmak için sizi işsiz bırakmak ve emeğinizi değersizleştirmek istiyoruz” dememek için öne çıkarılan bir söylem. Kamu harcamalarındaki kesintiler, kamuda en fazla istihdam edilen kadınları vuruyor. Sağlık ve eğitim alanında temel olarak kadınlardan oluşan istihdam daraltılıyor ve kadınları ücretlerinden ve sosyal güvencelerinden mahrum bırakıyor. Kadınları işgücünün dışına atarak gelirlerini aşağı çekiyor ve kadınların şiddette karşı korunma ve adalete ulaşma açısından zorlu mücadelelerle elde ettikleri kazanımların altını oyuyor. Kamu sektöründe yüz binlerce kadın işten çıkarıldı ve belirsiz bir gelecekle karşı karşıya. Çalışma ve emeklilik yaşamında kadınlarla erkekler arasındaki gelir uçurumu, kamu sektöründe ücretlerin dondurulması ile daha da derinleşiyor. Çalışma yaşamında hamile kadınlara yönelik ayrımcılık yaygınlaşıyor. Sözde emeklilik reformları ve istihdamın kamudan özele kaydırılması ile bu eşitsizlikler otomatikman iki katına çıkarılmış oluyor çünkü özel sektörde durum daha vahim. Çocuk ve yaşlıların bakımında herkesin erişebileceği hizmetlerin ortadan kaldırılmasının bir sonucu olarak bakım hizmetleri kadınların sırtına bindiriliyor. Birçok engelli, emekli kadın ve anne açısından sosyal yardımlar ve emekli maaşlarının yeniden düzenlenmesi yokluk ve yoksunluğu artırıyor. Şiddet kurbanı kadınlar ise destekten mahrum kalıyorlar. Annelik, hamilelik ve çocuk yardımında yapılan kesintiler en düşük gelirli olan ve aile içinde çocuk bakımı konusunda aslan payını üstlenen kadınları en çok etkiliyor. Avrupa ülkelerinde kamuda daralmaya paralel olarak ilk iptal edilenler sosyal hizmet programları oluyor. Sağlık kurumları, kreşler, sığınma evleri kapatılıyor. Çocuk yardımları ve annelik/hamilelik izinleri ciddi kesintilerle yüz yüze. Ekonomik kriz aileler üzerindeki gerilimi ve dolayısıyla aile içi şiddeti de artırdı. Gençlerin bozguna uğrayan kariyer planları, geleneksel “aile değerlerine” geri dönüş trendini ortaya çıkardı. Genç kadınlar anlamlı bir kariyere sahip olma şanslarının düşük olduğunu düşünerek pes ediyorlar ve kendilerine en anlamlı ve değerli gelen şeylere odaklanıyorlar. Bu ise annelik ve ev kadınlığı demek oluyor. Dolayısıyla kemer sıkma önlemleri “geleneksel değerlerin” daha da pekişmesine sebep oluyor. Tek seçenek ilan edilen “kemer sıkma önlemleri”, yıkıcı yapısal uyum programlarına verilmiş yeni bir addan başka bir şey değil. Yani krizin asıl sebebi olan politikalar başka bir isim altında uygulanmaya çalışılıyor. AB şimdi Birliğin en yoksul

Serap Güneş

ülkelerine aynı reçeteyi uyguluyor. Bunlar makroekonomik göstergelerde düzelme sağlayıp kısa vadede borç ödeme becerisini güvenceye alabilse de, uzun vadede bu ülkelerin hiçbirinde sürdürülebilir bir gelişme sağlamayacak. 1980 ve 90’lar boyunca Dünya Bankası ve IMF’den alınacak kredilerin koşulu olarak dünya çapında dayatılan yapısal uyum programları, özellikle kadınların kendi sağlık ve esenlikleri pahasına daha az ücrete daha uzun ve fazla çalışması anlamına geliyordu. Avrupa’da kadın hakları savunucuları, tek seçenek olmadığını savundukları bu politikalara karşı pek çok alternatif öneriyorlar. Avrupa hükümetleri, AB fonlarını özel kreş ve bakım evlerini teşvik için kullanmayı planlıyor ancak sendikalar ve feministler, bu fonların özel sektörü teşvik yerine yeni kamu tesislerinin kurulması için kullanılmasını savunuyor. Karşılıksız muhtaç bakımı da emeklilik sistemi içinde dâhil edilmeli ve böylece muhtaç bakımı için izin kullanmak zorunda kalan kadınlar emeklilikte dezavantajlı konuma düşmemeli. Kadınlar aynı zamanda bütçe kesintilerinin sosyal harcamalardan başka alanlarda yapılabileceğini de savunuyorlar. Örneğin, sadece askeri harcamalarda yapılacak kesintiler bile kemer sıkma tedbirlerinin yerine ikame edilebilir. Saldırılar sendikaları ve örgütlenme hakkını da hedefliyor. Toplu iş sözleşmeleri engelleniyor, mevcut sözleşmeler feshediliyor ve sendikalara gözdağı veriliyor. Avrupa Merkez Bankası işveren ile işçi sendikaları arasındaki pazarlıklara ücretlerin düşürülmesi yönünde açıkça baskı yapıyor ve müdahale ediyor. Tıpkı Yunanistan seçimlerinde sosyalistlerin öcü ilan edildiği Alman medyası merkezli kampanya ile şahit olduğumuz, Almanya’nın bir başka ülkenin içişlerine rahatça karışabilmesi gibi. Sonuç olarak, Avrupa’da krize karşı kemer sıkma politikalarına karşı mücadelede kadın hakları önemli bir yer tutuyor ve kadınlar kazanımlarına yönelik saldırılar karşısında meydanları dolduruyor. Hamile kadınlar, emekli kadınlar, işten çıkarılan kamu emekçisi kadınlar, sosyal güvencelerin ve hizmetlerin ortadan kaldırılması sonucu sağlık hakkı elinden alınan, ekonomik baskı nedeniyle cendereye dönüşen aile içinde şiddetle yüz yüze kalan, bir anda çocuğuna ve yaşlı ebeveynlerine bakım yükü ile baş başa kalan, ekonomik bağımsızlığı elinden alınarak evin yolunu tutmak zorunda kalan kadınlar… Hepsi başka bir dünya mümkün diyor ve diğer seçeneğin inşası için mücadele ediyor.

Krizin derin etkilerinin hissedildiği şu günlerde, birçok Avrupa ülkesinde herkesin dilindeki sözcük kemer sıkma. Bu sadece söylemden ibaret değil, bir zorunluluk gibi gösterilerek sosyal haklara benzeri görülmemiş saldırıların bahanesi yapılıyor. Avrupa hükümetleri ve Troyka, sürekli olarak başka seçeneğin olmadığını iddia ediyor, “Elimizde bir B planı yok” diyorlar. Bu politikaların hiçbir işe yaramadığı, adaletsiz olduğu ve en zayıfları vurduğu biliniyor. Kadınlar da bu saldırıların hedefindeki “yumuşak karın”. Kadınlar ortalama olarak daha az kazanıyor, daha az mülkiyete sahip ve yoksulluk içinde çalışıp emekli olma ihtimalleri, erkeklere nazaran daha yüksek. İşsiz veya düşük ücretli işlerde çalışan kadınlar, hamile kadınlar, evli kadınlar, bekâr anneler ve emekli kadınlar, cinsel, aile içi ve diğer şiddet türlerinin kurbanı olan kadınlar en fazla

30

Kasım 2012 | Kadınların Kurtuluşu

NİNELER, ANILARI, DÖVMELERİ…
Fethiye Çetin 2004’te Anneannem kitabını yayımladı. Bu kitap aslında sadece onun anneannesinin değil, Anadolu’da pek çok ninenin öyküsünün aynasıydı. Anneannesi ‘Seher’in anılarıyla ve ancak onun ölümünün ardından buluşabildiği akrabalarıyla ilgili yazdıklarını AGOS Gazetesi’ne 2000 yılında verdiği ölüm ilanı özetliyordu: “Onun adı Heranuş’du. Herabet Gadaryan’ın torunu. Üskühi ve Ovannes Gadaryan’ın biricik kızları idi. Palu’ya bağlı Habab köyünde dördüncü sınıfa kadar mutlu bir çocukluk yaşadı. Birden ‘O günler gitsin bir daha gelmesin’ dediği acılarla dolu zamanlar yaşanmaya başlandı. Heranuş tüm ailesini kaybetti ve onlarla bir daha görüşemedi. Yeni bir ailesi, yeni bir adı oldu. Dilini, dinini unuttu, yeni bir dili ve dini oldu. Hayatı boyunca bunlardan hiç şikâyetçi olmadı ama adını, köyünü, anasını, babasını, dedesini ve yakınlarını hiç mi hiç unutmadı. Bir gün onlara kavuşma, onlarla kucaklaşma umuduyla 95 yıl yaşadı. Belki bu umutla uzun yaşadı, bilincini son günlere kadar yitirmedi. Heranuş nenemi geçen hafta kaybettik ve onu sonsuzluğa uğurladık. Sağlığında bulamadığımız yakınlarını (yakınlarımızı) bu ilan vasıtasıyla bulmayı, acıları paylaşmayı umuyor, ‘O günler gitsin, bir daha yaşanmasın’ istiyoruz.” Heranuş Nine’nin ‘o günler gitsin bir daha gelmesin’ dediği günler köylerine yapılan bir jandarma baskınıyla başlamıştı. Köydeki tüm erkeklerin götürüldüğü o günden sonra Heranuş babasını bir daha hiç göremedi. Bu baskından sonra Heranuş’un annesi kızkardeşlerine saçlarını kesmelerini, “güzel ve bakımlı” görünmemelerini söyledi. Nitekim saçlarına kıyamayan ve onun öğüdünü dinlemeyen kız kardeşi Sipranuş daha sonra köydeki diğer “güzel” kızlarla beraber kaçırılmıştı. Heranuş yıllar sonra karşılaşabildiği teyzesine o sırada neler olduğunu hiç bilemedi, teyzesi de yaşını başını almışken izini bulabildiği yeğenine bir Kürt’le evlendiğini ve rahatının yerinde olduğunu söyleyebildi ancak. Heranuş’un kendi hikâyesi de sürgün yolunda annesi ve kardeşlerinden koparılması ve bir askerin ailesinin yanında hep “besleme” olduğunu

SOYKIRIMA KADINLARIN TARİHİNDEN BAKMAK

ULRIKE MEINHOF

Kadınların Kurtuluşu | Kasım 2012

31

PROTESTODAN DİRENİŞE
70’li yıllara damgasını vurmuş ve halen şehir gerillası örgütlenme modelinin en özgün örneklerinden biri olan RAF’ın (Kızıl Ordu Fraksiyonu) kurucularından Ulrike Meinhof’un dönemin en etkili sol dergisi Konkret’te yayınladığı yazıları ilk kez Türkçede
(Protestodan Direnişe, Çeviren: Levent Konca, Sel Yayıncılık).
RAF’ın kuruluşundan önce editörlüğünü, sonrasında da yayın yönetmenliğini üstlendiği dergide yayımlanan metinlerden oluşan derleme, Meinhof’un sol bir aydından gerillaya dönüşümünün izleğini sürüyor. Soğuk Savaş politikalarından sosyal demokrasiye, mayalanmakta olan öğrenci hareketinden göçmen işçilerin durumuna, sendikal mücadelenin açmazlarından kadın sorununa geniş bir çeşitlilik sergileyen makaleler, etkisi on yıllarca süren bir dönemi değişik yönleriyle yansıtırken, çoğu sorunun güncelliğini olduğu gibi koruduğunu göstermesi açısından da önemli. Alıntıladığımız metin Yanlış Bilinç isimli makaleden: […] Sosyalist özgürleşme talebinin sosyal demokrat hak eşitliği talebine dönüştürülmesi özgürleşme ile ücretli çalışmanın artık alışılageldik biçimde birbiriyle karıştırılmasını içeriyor. Özgürleşme, devlet ve topluma yönelik bir talepti, özel olarak iş adamına karşıydı; bu talep, konuşanın ve hitap ettiğinin toplumsal konumuna dayanıyordu. Buna karşın, eşit haklar bir bütün olarak erkeklere karşı mücadele ile elde ediliyor. Ücretli çalışma, kadına gerçekten de kendisi için en önemli olan erkeğin öyle olmasından kaynaklanan özelliğinden ya da izne bağlı ev geçindirme parasından kısmi bir bağımsızlık veriyor –şeyleştirme süreci neden evliliğe gelindiğinde dursun ki?– bağımsız bir tüketici gibi hareket etmesine de izin veriyor. İnsanın değerinin geliriyle ölçüldüğü bir dünyada, bu tüketici bağımsızlığı doğal olarak bağımsızlıkların en önemlisi; bu bakış açısından bakıldığında, çalışan kadın haklı olarak özgürleşmiş kabul ediliyor. Sermayenin ve devletin iş gücü gereksinimini karşıladığı ve aynı zamanda üç kuruşuyla üretim-tüketim döngüsüne katkıda bulunduğu, yani sisteme uygun ve uyumlu davrandığı sürece doğru davranmış oluyor. Kısacası: Eğer özgürleşme bir değer ve ücretli çalışma doğru davranışsa, ücretli çalışma özgürleşmedir. Eşit haklar bu sistemde yalnızca nicel bir eksiklik telafisidir; “sabreden derviş, muradına ermiş.” Sosyal sorunun bir bileşeni olan kadın sorunu bu şekilde tabii ki çözülmüş olmaz, tıpkı teknik gelişmenin ve endüstriyelleşmenin nimetlerinin –kadınlar da dahil olmak üzere– bütün insanların mı, yoksa yalnızca az sayıda insanın mı yararına olacağı, insanları günlük yiyecek ve giyecek gereksinimlerini sağlama zahmetinden kurtarmak için mi, yoksa bir avuç insana iktidar, lüks ve karlı işler sağlamak için mi kullanılacağı sorununun çözülmediği gibi. […] Kadının eşit haklara sahip olması hakkında tartışılması gerektiğinde hep –örneğin sendika kongrelerinde– kopan kahkahalar, bu konuya dair bir güvensizliği dışa vuruyor ve kadınların deneyimleri ve duyguları karşısında patavatsız ve gayridayanışmacı ama yine de her şeyden önce Don Kişot’un yel değirmenleri ile mücadelesine atılan haklı kahkahalar. Eşit haklar baş ağrısı, mağdurlar tarafından bir özgürleşme hareketinin aşamalı planında taktik bir adım olarak kurgulanmadığı sürece de öyle kalmaya mecbur. […] Kadın emeğinin çok daha kötü ücretlendirilmesi, emeklerinin ve verimliliklerinin değersizleştirilmesini de içeriyor. “Yetenekli kadın”, “zeki kadın” ya da “cesur kadın” gibi övgü dolu sözlerde bile normalin olumsuzlanması olarak hissedilebilen bu küçümseme, düşük ücretlendirmenin hem sebebi, hem de sonucu olarak teşhis edilmek zorunda. Clara Zetkin daha 1889 yılında, ev işlerinin küçümsenmesini kadın emeğinin daha düşük ücretlendirilmesinin sorumlusu ilan etmişti: “Bunun nedeni, kadınların ürettiği ürünler, büyük endüstrinin mekanik olarak imal ettiği ürünlere oranla daha düşük bir ortalama emek miktarını temsil ettiği ve kadın işgücünün daha verimsiz olduğu yanılmasına izin verildiği sürece, kadınların bugüne kadar yapageldiği para karşılığı olmayan işlerin de itibarsız olması ve itibarsızlaştırılmaya zorunlu olmasıydı.” Bu küçümseme ücretlerde korundu ve bugüne kadar yerini korudu. Bu, tarafsız olarak, yani kadın ve erkeklerin benzer işlerinin karşılaştırmalı betimlemesiyle savunulamaz. […] Durumları insanlık onuruna bu kadar aykırı ve hak eşitliğinden bu kadar uzaksa, neden işçi ve –büroların artan mekanizasyonu sonucunda– bu koşullarda onlar kadar mustarip olan beyaz yakalı kadınlar kendilerini savunmuyor? Körelmiş, yıpranmış işçi kadınların değilse de, en azından sendikaların ve belki de üniversite okumuş, eğitimli kadınların dayanışmadan çıkışını alan tepkisi nerede kalıyor? İkinci soru: İşçi kadınların durumu ile eğitimli ve orta sınıf kadınların aşağılık kompleksleri ve politikacıların, bürokrasi ve özel sektörün yöneticilerinin karılarının düşünsel açıdan şaşırtıcı derecede dar kafalı olması arasında bir bağlantı var mı? […] Daha düşük ücretlendirmenin kadın emeğinin küçümsenmesi üstünden meşrulaştırılması, kadın kişiliğinin de aşağı görülmesine, kadın ve erkeklerden beklenebilecek şeylerin değişmesine yol açtı. Bugün milyonlarca kadın, endüstride emeklerinin

hissederek yaşamasıyla devam ediyor. Onun Fethiye Çetin’e anlattıkları genç Ermeni kadınlarının ve kız çocuklarının yaşadıklarının sadece bir izdüşümü. Onu sahiplenen aile tarafından büyütülmüş, evlendirilmiş. Köklerinden, ailesinden koparılmış, bu hasretle ve her zaman bir yabancı olduğunu hissettiği bir evde yetişmiş. Bir de Sipranuşlar gibi başına ne geldiğini tam olarak bilmediğimiz, bunu dillendirmekten imtina eden; yaşadıkları şiddetten, istismardan bahsedememiş olanlar var.

çekti. Khardalian, belgeselde büyakannesinin sert ve geçimsiz bir kadın olduğundan, kimseyle fiziksel temas kurmadığından bahsediyor. Adı Hanım, aslında Margarit olan ismi de Hayranuş gibi değiştirilmiş. Dövmelerin sırrını çözmeye çalışırken öğrendikleriyse onun ve kızkardeşlerinin büyakannelerinin içine gömdüğü acısını keşfetmelerini sağlamış. Daha küçücükken sürgün yolunda “kurtarıldığını” anlatan büyükannenin aslında tecavüze uğradığını, Beyrut’a kaçmadan önce geçirdiği senelerde neler yaşadığına dair ürkütücü bir sır perdesi olduğu ortaya çıkıyor. Khardalian’ın da dediği gibi tarih anlatılırken kadınların katliamlar içinde yaşadığı ve cinsiyetleri yüzünden maruz kaldıkları katmerlenmiş insanlık suçları daha arka planda kalıyor. Üstüne üstlük bu kadınlar yaşadıklarının sorumlularını açığa çıkarmaktansa çoğu zaman ebedi bir suskunlukla bir utanç perdesinin arkasına hapsediyorlar kendilerini. Utancı kendileri sahipleniyorlar. Khardalian büyükannesinin kızkardeşiyle konuştuğunda da benzer bir suskunlukla karşılaşıyoruz. “Bir adam beni ve kız kardeşimi kurtardı,” diyor o da, “yoksa bizi de keseceklerdi.” Anne ve babalarını kaybettiklerini, beş sene Müslüman gibi yaşadıklarını, o sırada beraber olduklarını, fakat bir daha asla o yıllar hakkında konuşma-

dıklarını anlatıyor. Ellerindeki dövmelerin çocukken herkesin kendi isteğiyle yaptığını anlatıyor önce. Suzanne Khardalian niye tüm hikâyesini anlatmadığını sorduğunda da, “Niye anlatayım Allah aşkına? Çocukken yapıldı deyip geçiyorum, öyle bırak işte. Türkler yaptı desem ne olacak?” gibi sözlerle çıkışıyor ona. Daha fazla konuşmayıysa reddediyor ama gözlerinden anlatmayı reddettiği acı okunuyor. Pek çoğu bugün hayatta olmayan Ermeni kadınların yaşadıklarının çok azı ortaya çıkmış. Çoğu köklerini, ailelerini yüreklerine gömmüş halde yaşayıp bu dünyaya veda etmiş durumda. “Büyük Felaket” ardından sağ çıkabilen kadınlar için bu hem bir vahşete tanıklık etmek, yakınları dâhil pek çok insanın katledildiğini görmek, yerlerinden yurtlarından edilmek, yabancısı olduğu bir yaşamda tutunmaya çalışmak olduğu kadar; tüm katliamlarda, savaşlarda olduğu gibi aynı zamanda kadın oldukları için ezilmek, işkenceye ve tecavüze maruz kalmak anlamına geliyor. Tüm bu yaşadıklarına rağmen hep sessiz kalmış, çoğu zaman aslında kim olduğunu gizleyerek çocuklar, torunlar büyütmüş, acısını onların sırtına da yüklemeyi istememiş nineler bizlere öykülerini anlatamadan göçmüş gitmiş bu hayattan. O yüzden Hayranuş’un, Sipranuş’un, Margarit’in hikâyelerine kulak vermemizde fayda var. Tarihimizi bize bu acılar anlatacak.

Dövmelerin anlattıkları
Beyrut’ta büyümüş bir Ermeni olan Suzanne Khardalian, 1. Dünya Savaşı sonrasında Ermeni kurumların çabalarıyla alıkonuldukları yerlerden bulunup kurtarılabilen kadınlara dair bir arşive denk geldi. Fotoğraflarda gördüğü kadınların pek çoğunun yüzünde ve ellerinde dövmeler olduğunu fark edince babaannesinin de bu kadınlarla ortak bir geçmişi olabileceğini düşündü. 2012 Mart’ında Filmmor Gezici Kadın Filmleri Festivali’nde de gösterilen, bu dövmelerden yola çıkarak ninesinin yaşadıklarının peşine düştüğü Grandma’s Tattoos (Büyükannemin Dövmeleri) adlı belgeseli

birimi saniyelere ve saniyelerin parçalarına kadar rasyonalize edilmiş işlerde çalışıyor; tüm etkinlikleri az sayıda hamlenin, en ufak el ve ayak hareketlerinin binlerce defa tekrarlanmasına indirgenmiş. Kadınların erkeklere oranla monotonluktan daha az etkilendiği, bunun pasiflik, hayal kurma eğilimi, kişiye bağlılık, başına geleni kabullenme eğilimi gibi “psikolojik açıdan tipik kadın davranış biçimleri” ile açıklanabileceği öne sürülüyor. (Başına geleni kabullenme ifadesinin sinizmini hissedebilmesi için insanın, ritmi verili bir montaj bandında, kadınlar yeterince hızlı çalışmadıklarında işledikleri parçanın nasıl tekrar tekrar hızla ellerinden düşürüldüğünü görmüş olması gerekiyor.) Bu türden monoton, çoğunlukla telaşlı çalışmanın kadınlar açısından sonucu: Aptallaşma, körelme, sinirsel açıdan aşırı yüklenme, hastalık. Alman Sendikalar Birliği’nin 1955 Kadın Konferansı’nda şöyle denildi: “On yıl montaj bandında çalışan kadınlarla artık evlenmeye değmez.” O zamandan beri bantlar yavaşlamadı, işgücünün sömürülmesi daha da yoğunlaştı. Özgürleşme talebi ve kapitalist üretim koşullarındaki eşitsizliğin nedenlerini teşhis etme ve ortadan kaldırma iradesi olmadığında; hak eşitliği politikası, üstüne kurulu olduğu eşitliği sürekli olarak kanıtlama, her yerinden kâr ideolojisi fışkıran, yüzeysel kadınlar erkeklerden farklıdır ideolojisinin karşısına dikilme zorunluluklarını içerir. (Kadınlar, tabii ki, erkeklerden farklıdır, ancak bunun teknikleşme düzeyi beden gücünü gittikçe gereksizleştiren bir endüstrideki verimlilik kapasitesi ile bir alakası yok.) Kadınların aptallığını üreten yaşam ve çalışma koşulları ortadan kaldırılmadığı, en azından saldırıya uğramadığı sürece, bu konuda ikna edici ve açık bir kanıt sunulamaz. İnsanların tanıdığı birkaç yetenekli kadın hiçbir işe yaramaz, pekala istisnadırlar ve zaten kendilerini öyle hissederler.

25 Kasım 1960’da, Dominik Cumhuriyeti’nin kuzey bölgesinde, bir uçurumun dibinde üç kadının cesedi bulunur. Trujillo diktatörlüğüne karşı mücadele eden Mirabal Kardeşler’in tecavüz edilerek katledilmiş bedenleridir bunlar. Resmi kayıtlara araba kazası olarak geçen bu olayın tarihi; 1981’de Kolombiya’nın başkenti Bogota’da toplanan Birinci Latin Amerika ve Karayip Kadınlar Kurultayı ve 1999’da Birleşmiş Milletler Genel Kurulu kararlarından bu yana “Kadına Yönelik Şiddete Karşı Mücadele ve Uluslararası Dayanışma Günü” oldu. Clandestina Hareketi’nin öncülerinden olan ve 1930-1961 yılları arasında Dominik Cumhuriyeti’ni bir cehenneme çeviren askeri diktatörlüğe karşı mücadele eden Mirabal Kardeşler, pek çok kez tutuklanmış, işkenceye maruz kalmışlardı. Trujillo diktatörlüğünün Mirabel Kardeşler’in kendileri için büyük bir tehlike olduğunu açıklamasının hemen ardından da kendileri gibi mücadele veren ve cezaevinde olan kocalarını ziyarete giderken zorla alıkonarak katledilmişlerdi.
DEVRİM İÇİN SOSYALİST DEMOKRASİ Yerel Süreli Yayın Şubat- 2011 sayı: 111
Sahibi: Devinim Yayıncılık adına Yeşim Ergün Yazıişleri Müdürü: Aziz Güler Adres: Şehit Muhtar Mah. Yoğurtçu Faik sok. No:14 D:2 Beyoğlu/İstanbul Basıldığı Yer: Ezgi Matbaacılık - Sanayi cad. Altay sok. no:10 Çobançeşme Yenibosna İstanbul / 0212 452 23 02